|
25 Ocak 2011
BİR ANLIK BİR ÖMÜRDE: MUSİBET VE SABIR
“Biz sizleri imtihan edeceğiz…”
Allah Teâlâ nefsin kusurlarının bilinmesi için “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik… ayeti kerimesini nüzul etmiştir. (Başına her ne iyilik gelirse Allah’tandır; başına her ne kötülük gelirse nefsindendir. Nisâ,79) Nefs ulûhiyet davasında bulunur, yaşanan her hadisede kendisini sürekli kusursuz görmeye çalışır. İnsana isabet eden her bir nimet, her bir rahmet Allah’tan gelir. Musibet ve sıkıntılar ise insanın nefsinin kusurlu olmasından kaynaklanır.
Sıkıntı ve musibetler hakkında Kuran-ı Kerim’de geçen ayeti kerimlerden birisi de: “Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât ve beşşiris sâbirîn…” ayeti kerimesidir. Muhakkak ki, ölüm tehlikesiyle ve açlıkla, dünya malının, canın ve alın teriyle kazandığınız malların kaybı ile sizi sınayacağız. Ama zorluklara karşı sabredenlere iyi haberler müjdele.” (Bakara,155)
Ayetin başındaki ‘len’ kelimesi hem istikbali hem de tevhidi ifade eder. İnsanı bekleyen ebedi bir gelecek vardır. Eğer bir mümin dünyaya gelmişse, iman taşıyorsa, dünyanın da bir imtihandan ibaret olduğunu biliyorsa, ayeti kerimede kulun Allah’a olan samimiyetini ölçmesi adına, talip olduğu o büyük şeyleri, ebedi bir cennet, ebedi bir saadeti hak emek adına Cenab-ı Allah “Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi…” der. Biz sizleri imtihan edeceğiz, ‘minel havf’’ korku ile… Ayeti kerimede geçen havf kelimesi korku demektir. Ayeti kerimeden de anlaşıldığı üzere insan bir korku ile imtihan edilecek; açlıktan, alın teriyle kazanılan malların eksikliğinden, evlat ve daha pek çok şeyden.
Hayatının her safhasında imtihana tabi tutulan mümin, imtihan sırasında sabır göstererek sürekli bunları lehine çevirmek düşüncesinde olmalı. Mesela ev içerisinde, akrabalar arasında bir huzursuzluk olduğunda mümin öncelikle kendi halini bilmeli sonra da yaşanan hadiseleri lehine nasıl çevirebileceğinin yolunu aramalıdır. Allah inancı olan, ehl-i mutasavvıf olan mümin başa gelen musibetlere sabredip “Ya Rabbi gelen her şey sendendir. Ben bu sıkıntılara nefsanî arzularımdan dûçar oldum, bu benim kusurumdur.” diyebilmelidir.
Allah'a ulaşmanın yolu iki şekildedir: biri Allah'ın emirlerini yerine getirmek, diğeri ise yasak gördüğü şeylerden kaçınmak. Bu iki şekilde insan Allah'a ulaşır. Bir insan haramlar karşısında kendini koruduğu zaman sadece kendini günahtan muhafaza etmekle kalmaz aslında kendini koruduğu bu haramlar onu yüksek makamlara ulaştıran birer vasıta hükmüne geçer. Bir musibetle mübtelâ olmuş mümin, maruz kaldığı sıkıntılar veyahut haramlar karşısında gösterdiği mücadele ile Allah’a iman eder ve sabır gösterirse çoğu ibadetle elde edemeyeceği makamlara ulaşır ki aslında bunların hepsi mümin için birer nimettir.
Allah bizleri melek olarak yaratsaydı, fıtratımızda haramlara karşı bir meyil, bu meyle karşılık da içimizde bir mücadele olmazdı. Mücadele elbette sıkıntılar karşısında gösterilir. Eğer o mücadele hali olmasaydı, o zaman bütün insanların seviyesi aynı olurdu. Bir insanı yükselten şey Allah'ın emirlerini yerine getirmenin yanı sıra haramlar ve musibetler karşısında gösterdiği sabırdır. Seyda-i Taği (k.s) bu hususta: “Sahabe-i Kiram’ın fazileti ayet ve hadislerle belirtilmeseydi günümüzün velayeti (velileri) onları geçerdi. Ahir zamanda haramlar, musibetler bollaştı, dolayısıyla insanın mücadelesi de eski zamanlara nazaran daha da arttı.” der.
Meseleyi sadece dünya olarak görmemek lazım. Bir mümin dünyaya geçici olarak gelir, bu sebeple dünyada geçen her saniyesini en iyi şekilde değerlendirme gayretinde olmalıdır. Çünkü bir mümin öbür taraftaki hayatını gördüğü zaman derin bir pişmanlıkla Allah'a: “Ya Rabbi beni dünyaya bir kere daha gönder, ben bunları bilmiyordum, hayalini dahi kuramamışım.” diyecektir. Altmış yıllık bir hayattan sonra insana bağışlanacak ebedi bir hayat vardır. Ebedi hayat dediğimiz sonsuzluktur. Bu sonsuzluğun bir tarafı insanın sürekli Allah'ı gördüğü, Resulullah’a (s.a.v) komşu olduğu, ebedi saadet dediğimiz taraftır.
Allah'ın kendisine bahşettiği nimetleri kazanan mümin de, aklın hayal dahi edemediği büyük şeylerin var olduğunu gördüğü zaman hüzünlenip “Ya Rabbi, keşke ben biraz daha uzun ömürlü olsaydım, ben bunları bilmiyordum.” diyecektir. Yahut Allah'ın rızasını elde etmenin ne demek olduğunu anladığı zaman “Ya Rabbi, keşke rızanı tam teslimiyetle, halisane bir şekilde elde etmek için çok daha fazla çaba gösterseydim.” diyecektir.
Dünya hayatı insanın ebedi bir şekilde kalacağı yer değildir. Allah kavimlere dünyada ne kadar kaldınız, ne yapınız sorusunu sorduğu an, bin yıl yaşamış insanlar dahi geçmişe dönüp baktıklarında en fazla bir gün kalmışızdır cevabını verecekler. Bu aynı rüyaya benzer. İnsan öyle rüyalar görür ki rüyasında sanki altmış yıl yaşar. Bu zaman içerisinde üzülür, sevinir, korkar... Uyandığında ise her şeyin sadece üç saniyede olup bittiğini anlar ama rüyadayken bunun farkında değildir. İnsan da ölüm uykusundan uyandığında dünyada geçirdiği zaman ona bir an gibi gelecektir.
Rüyasında zor anlara maruz kalan kişi, bu bir rüyadır, bu sıkıntılar gerçek değil, birazdan uyanacağım diyebilse rüyanın tesirinde kalmamış olur. Mümin de bu dünyada yaşadığı musibetler karşısında “Ben yoktum, bir sultan beni var etti, bir amaç için buraya gönderdi, bana sunulan nimetleri Allah namına kullanmaz isem, maruz kaldığım musibetlere sabır göstermez isem, hayatımı, sağlığımı, sıhhatimi, var olan imkânlarımı Allah yolunda harcamaz isem belki üç dört saniye içerisinde bu uykudan uyanacağım.” düşünceci ile hareket ederse gelen musibetlerde insana hafif gelir, öyle ki musibetler insanın gözüne bir çiçek gibi görünür.
Bütün evliyaullahın musibetlere bakış açısı bu şekilde olmuştur. Ancak şunu da bilmek gerekir ki insanın başına gelen her musibet insanın nefsinin kusurundan kaynaklanır. Önemli olan bu musibetleri kulu mahveden belaya değil sabır göstererek kulu yüksek makamlara çıkartan rahmet vesilesi haline çevirmektir. Bu nedenle başa gelen her musibeti de musibet olarak görmemek gerekir.
Abdurrahman-i Taği Hazretleri hac yolculuğu sırasında bir köye uğrar. Talebesi Fethullah Verkanisi Hazretlerini ise başka bir köye gönderir. Fethullah Verkanisi Hazretleri hocasının kendisini arkadaşlarından ayırıp başka bir köye göndermesinin bir hikmeti olduğunu düşünür ve gönderdiği eve gider. Ancak ev sahibi onu pek iyi ağırlamaz. Seyda-i Taği hacdan dönerken Fethullah Verkanisi’yi yine daha önce kaldığı eve gönderir. Fakat ev sahibi bu sefer ona hürmetle muamele eder. Fethullah Verkanisi “Daha önceki gelişimizde bize hiç hoş bakmadın. Hâlbuki biz o zaman Resulullah’ın (s.a.v) ziyaretçisiydik. O zaman bize hoş bakman gerekirken şimdi bize niye böyle davranıyorsun? Bunun sebebi nedir?” diye sorar. Ev sahibi de: “Bunu neden sordun?” deyince Fethullah Verkanisi: “Bizim üstadımız vardır. O bizden boş şeyler istemez. İki seferdir senin evine beni gönderen O’dur. Ben de bunun sebeb-i hikmetini anlamak istiyorum.” der. Ev sahibi “Öyleyse senin üstadın gerçek bir üstattır. Ben evlendiğimden beri Rabb-ül Âlemin her sene bana iki evlat verirdi. Aradan bir-iki yıl geçince o iki evladı alır, yerine tekrar iki evlat verirdi. Biz hanımımla bu durumdan kederlenmek yerine çok memnun olurduk. ‘Rabb-ül Âlemin bizi seviyor ki bizimle alışveriş yapıyor. Bir insan bir dükkâna giderse dükkân sahibini sevmezse onunla alışveriş yapmaz.’derdik. Fakat beş-altı senedir Rabb-ül Âlemin benimle ticaretini kesti, bana verdiği iki evladı almadı, ben ne yaptım ki Rabb-ül Âlemin benden muamelesini kesti, diye düşünüyordum. Sen evimize geldikten iki gün sonra iki çocuğum da hastalanıp vefat ettiler. Ben anladım ki Rabb-ül Âlemin bizi sizin hatırınıza affetti, tekrar bizimle muamelesine başladı. Seyda-i Taği’nin vasıtası ile Allah’ın kapısına tekrar gittim, kapısını çaldım, Ya Rabbi emanetini aldın, senden bir emanet daha bekliyorum dedim.” cevabını verir.
Musibet bir manada Allah'ın kapısını sürekli çalmak olarak görülebilir. Bu yüzden şiddet ve musibetlerin en fazlasına maruz kalan peygamberler, enbiyalar, evliyalar ve eshiyâlardır. Onlardan sonra da herkes kendi makamına göre musibet ve sıkıntılara maruz kalır. Allah Teâlâ kulunu sıkıntılı anında ibadetle elde edemeyeceği hislerin sahibi yapar, öyle ki bu sıkıntı insanı insan kılar.
İnsanın içerisinde gizli olan on binlerce hakikatten biri de Allah'a dönme ruhudur. Sıkıntı ve musibetler kulun Allah'a dönme ruhunu tetikler. Şiddetli bir derde dûçar olan insan esbabı ve dünyayı elinin tersiyle iter, gözünde dünyanın perdesini yırtılır, perdenin ardında ruhun Allah ile buluşması hâsıl olur ve o esnada kul “Ya Rabbi, her şey senin elindedir, her şeye güç yetiren de sensin. Senin dışında bu dünyanın kıymeti yoktur.”der. Böylelikle sıkıntının insana verdiği bu yüksek mefkûre çoğu ibadetle ulaşılamaz.
Onun için Allah'a ulaşmanın yolu bu iki şekilde olur; hem başınızı secdeye koyup secdedeki hazz-ı lezzeti bulmak hem de o sıkıntılar vasıtası ile yalnızca Cenab-ı Allah'a ait olduğunu hissetmek. Bu tür hassasiyetlerin gelişmesi noktasında bu büyük bir payedir. Onun için büyükler, bir musibet bin nasihatten çok daha tesirlidir, derler.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




