İsra Ve Miraç Hadisesi Ve Miraç Kandili

İSRA VE MİRAÇ HADİSESİ  VE MİRAÇ KANDİLİ

İsrâ, gece vakti yapılan yolculukken; mi‘rac da urûc kökünden gelen ”yükselmek,  yukarılara çıkmak” manalarına gelir. İslâmî ıstılahta İsrâ ve Mi‘rac, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz’in Mescid-i Haram’dan başlayıp Mescid-i Aksâ’ya, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya ve huzûr-i Rabbi’l-âlemîne kadar devam eden bin bir hikmet ve sırlarla dolu olan yolculuğudur.Recep ayının 27’nci gecesi vukû bulmuştur. Her sene-i devriyesinde, bütün İslâm âleminde büyük bir aşk ve vecd ile ihyâ edilir.

Mi‘rac, “hüzün senesi” olarak isimlendirilen devrede, yani Resûlüllah Efendimiz’in en büyük destekçisi, amcaları Ebû Tâlib ile maddeten ve mânen her zaman yanlarında bulunan zevcesi Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemizin vefatı ile büyük bir üzüntü içinde olan Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzûr-i İlâhîde teselli edilmesidir... Üç yıldır devam eden Mekkeli müşriklerin ablukası ve on yıla yakın zamandır süregelen sıkıntıların sonunda Resûlüllah Efendimiz’in rahatlaması, bunlara gösterilen sabrın mükâfatlandırılmasıdır.

Allah Teâlâ, lûtuf ve ihsânıyla şereflendireceği kullarını çeşitli imtihanlardan geçirmiştir. En büyük ihsan ve mükâfatlara nâil olan peygamberler de herkesten daha çok sıkıntı-ıztırap ve meşakkatlerle karşılaşmışlardır. Tabiî ki en büyüğüyle de, iki cihan serveri Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimiz mâruz kalmışlardır. İşte Cenâb-ı Hakk, tebliğ esnasında karşılaştığı her sıkıntıya göğüs geren ve İslâm’ın intişârı uğrunda her fedâkârlığa katlanan Sevgili Habîbini Mi‘rac’la mükâfatlandırmıştır. Böylelikle Mi‘rac, gerek Peygamberimiz ve gerekse ashâbı için, o hüzün senesinde, büyük bir tesellî kaynağı olmuştur.

Bu mübarek gecede, Cebrail (a.s.) Resûl-i Zîşan Efendimizi Mescid-i Haram'dan  alıp Burak ile Mescid-i Aksâ'ya  götürdü. Oradan da, gökyüzündeki harika icraat ve Cenâb-ı Hakkın kudretine delalet eden âyet ve alâmetlerin birer birer gösterilmesi için, semavata çıkarıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü. Oradan da "imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan" makama çıktı. Ve bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın bizzat kelamını işitti ve Cemal-i Pâkini müşahede etti. Aynı gece hâne-i saâdetine geldi.
Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün zâtıyla ilgili bu mûcizesini Kur'ân-ı Azimüşşan'ında bize şöyle haber verir:


بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحيمِ


"Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir." (İsra Suresi,1)

 Bu âyet-i kerime aynı zamanda İsra ve Mirâc mûcizesinin hikmetini de beyan etmektedir. O da, Resûl-i Kibriya Efendimize, Cenâb-ı Hakkın kudretine delâlet eden harikaların gösterilmesidir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Sözler isimli eserinin Mi'râc-ı Nebeviye'ye dâir kısmında şöyle der: "Mi'râc meselesi, erkan-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkan-ı îmâniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkan-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilemez. Çünkü, Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mirâc'dan bahsedilmez. Evvelâ, o erkânı ispat etmek lâzım geliyor" (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.514)


Miraç hadisesinden kesitler

Resûlullah  Efendimiz (s.a.v) Mi’rac'a götürüldüğü gece için şöyle buyurdular: “Ben Kâbe'nin avlusunun Hicr kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrail (a.s.) içi iman ve hikmet dolu altın bir kap getirdi. Göğsüm başlangıcından karın yumuşağına kadar yarıldı. Sonra Cebrail (a.s.) içini zemzem suyu ile yıkayıp içine iman ve hikmet doldurdu. Sonra merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir binek hayvanı getirildi. Bu Burak'tı. Öyle hızla ilerliyordu ki, adımını gözünün alabildiği en son noktaya atabiliyordu.”


Miraç yolculuğunda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olağanüstü hâdiselerle karşılaşır. Allah Teala kulu ve Resulü Muhammed'e birçok ayetlerini gösterdi. Kâinatın Efendisi Burak'ın sırtında Kudüs'e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendisini çağıran birine rastladı. KâinatınEfendisi, kendisi çağıran kişiye bakmaya yönelince.
Cebrail (a.s.):
–Yürü ! dedi. Yollarına devam ederler, sonra yaşlı bir kadına rastlarlar.
Kâinatın Efendisi:
–Bu nedir ? diye sorar.
Cebrail:
–Yürü, dedi. Derken bir cemaate rastlarlar, bunlar selâm verirler.
Cebrail Aleyhisselâm:
–Selâma mukabele et, der. Kâinatın Efendisi selamlarını alır.
Cebrail Aleyhisselâm açıklamada bulunur:
–İlk seni çağıran İblis'ti, yaşlı kadın da dünya idi. Selâm verenler de İbrahim, Musa ve İsa (a.s.) idi.


Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz yolculuğu esnasında, arazi eken ve hasat yapan bir kavme rastlar. İnsanların hasadı kaldırmasının hemen sonrasında ekinlerin tekrar meydana geldiğini görürler.
Cebrail:
–Bunlar mücahitlerdir, dedi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha sonra başları taşla ezilen bir kavme rastlar. İnsanların başları eziliyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu.
Cebrail:
–Bunlar namaz kılmayan kimselerdir, dedi.

Sonra sadece avret yerlerinde örtü olan, hayvanlar gibi otlayan insanları gördüler. Cebrail:
–Bunlar zina yapanlardır, dedi.


Sonra bir demet odun toplayan; fakat topladığını taşıyamayan bir adama rastladılar. Adam, elindeki demete sürekli yeni ilaveler yapıyordu.
Cebrail:
–Bu nezdinde emanet olup, emaneti eda etmeyen, fakat başka emanetler talep eden kimsedir, dedi.


Sonra dil ve dudakları kesilen ve her kesilişten hemen sonra dil ve dudakları tekrar eski hâline dönen bir kavme rastladılar.
Cebrail:
–Bunlar insanları fitneye çağıran kimselerdir, dedi.

 

Sonra küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastladılar. Bu öküz çıktığı delikten tekrar geri gitmek istiyor ancak bunda muktedir olamadığını gördüler.
Cebrail:
–Bu, söz söyleyip ardından pişman olan; fakat istediği hâlde, artık sözünü geri alamayan kimsedir, dedi.

Resûlullah (s.a.v) Mekke'den Kudüs'e gidinceye kadar birçok olayla ve değişik hâllerle karşılaşır. Kudüs'e,  Beyt–i Makdis'e vardıklarında,  daha önce peygamberlerin bineklerini bağladıkları bir halkaya Burak'ı bağladılar. Bu arada Cebrail iki kap içecek getirir. Kaplardan birinin içinde bal, diğerinin içinde süt vardır. İki kap içecek Kainatın Efendisine sunulur. Resûlullah  Efendimiz süt olan kabı alır ve içer.
Cebrail:
–Fıtrata uydun, der.
Sonra Mescid–i Aksa'nın içine girerler, orada meleklere imamlık yaparak cemaatle namaz kılarlar. Bir başka rivayete göre; bütün peygamberlerin ruhları Mescid–i Aksa'ya gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, onlara imam olup, namaz kıldırır. Ardından Miraç yolculuğu başlar…

 

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahimla  (a.s.) görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler ve miracını  tebrik ettiler.


Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer)  Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.


Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra ’Refref’ adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.

Sidre-i Müntehâ'da


Cebrâil (a.s.), yedinci kat semâdan Resûl-i Ekrem Efendimizi alıp yükseklere çıkardı. Daha sonra Habib-i Kibriyâ'nın karşısına Sidre-i Müntehâ sahası açıldı.


Cebrâil (a.s.),
"İşte, bu Sidre-i Müntehâ'dır. Ben, buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" dedi ve oradan ileriye tek adım atmadı. Peygamber Efendimiz, burada Cebrâil'i (a.s.) bir kere daha aslî şekil ve suretinde gördü. Daha önce de, kendilerine Risâlet vazifesi verildiği sırada onu Mekke'nin Ciyad mevkiinde ufku kaplayan haşmetli kanatlarıyla görmüştü. 


Resûl-i Kibriyâ Efendimiz daha sonra yanında Cebrâil (a.s.) olmadığı halde  refref adlı vasıta ile "imkân ve vücûb ortasında Kâb-ı Kavseyn ile işâret olunan" makama vardı. Bundan sonra mekândan münezzeh Zât-ı Zü'l-Celâlin sohbeti ve cemâliyle müşerref oldu.

 

Nurdan yetmiş bin perde vardır, bu perdelerin hepsinden geçilir. Burada ki perdeden kasıt, hiç şüphesiz bizim bildiğimiz perdeler değildir. Çünkü Sidretü'l–müntehâ'dan sonrasına akıl ve mantık dayanmaz. Orada olanları insanın cüz'i aklı kavrayamaz. Bu yüzden ne anlatılmışsa, ona o şekilde inanmak gerekir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç gecesi sayılamayacak kadar çok âyetler ilâhî belgeler ve mucizeler gördü.

 

İbn Abbas'tan gelen bir rivayette Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: ”Öyle bir makama çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.” (Buhari, Salât 1, Hac 76, Enbiya 5; Müslim, İman 259, 263, Tevhid 37; Ahmed b. Hanbel, V, 143)  Kâinatın Efendisi öyle bir makama, bir seviyeye çıkarılmıştı ki, kâinatın mukadderatının nasıl cereyan ettiğine vakıf oluyordu.


Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç'ı anlatmaya devam ediyor:
–Sonra öyle bir yerde durdum ki, tarifi olmayan bir ilâhî perde ile karşılaştım. O anda bir ses duydum:
–Orayı geç !
Bu ses üzerine ilâhî perdeyi geçtiğimi gördüm. Sonra yine bir ses duydum:
–Yaklaş !
Bu sesi belki bin defa duydum. Her duyuşta biraz daha ilerledim ve her seferinde bir makamı geçip, bir başka makama vardım:
–Yâ Muhammed ! diye bir nida işittim. Bana bir dehşet, bir ürperti geldi, aklım başımdan gitti. Bulunduğum yerden düşeceğimi hissettim. Şimdiye kadar tatmadığım lezzetleri orada tattım. Birden bana evvel ve âhir ilmi keşfolundu. Korkudan tutulmuş olan dilim açıldı. Ardından beni saran korku sevince, gönül rahatlığına dönüştü. O korkudan kurtulunca, bana hamd ve sena etmem için emir verildi.

"Bütün dualar, senâlar, malî, bedenî ibadetler, iyilikler ve ihsanlar hep Allah içindir. Allah'tan başkasına ibadet yapılmaz..." (Et–tehıyyâ–tu lillâhi ve's–salavâtu ve't–tayyibât...)


Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz bu senâyı, övgüyü yapınca, Allah Celle Celâluhu:
"Ey mertebesi yüce olan Peygamberim! Allah'ın rahmeti ve bereketi ile selâm ve selameti sana olsun!"
(Esselâmü aleyke eyyühe'n–nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühü) buyurur.  

 

Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem de cevaben şöyle buyurur:
"Selâm ve selâmet bize ve Allah'ın iyi kullarının üzerine olsun."
(Esselâmü aleynâ ve alâ iba–dillâhis–sâlihîn)


Bu şekildeki hitabı işiten melekût âlemi, tek lisanla nidâ ederler:
(Eşhedü en lâ ilâhe ilallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü)

 

İlâhî huzurda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem büyük nimetlere erer. İlme'l–yakin, ayne'l–yakîn olur. Bilme inancı, görme inancına dönüşür. Bakara sûresinin son iki âyeti bu makamda Resûlullah'a verilir,


"Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah'ın peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayırım yapmayız. 'İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz! Affına sığındık. Dönüş sanadır.' dediler. Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabbimiz! 'Unutursak veya hataya düşersek, bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara sûresi, 285–286)
 

Sidretü’l-münteheda geçen olaylar Necm süresinin ilk ayetlerinde şöyle anlatılmaktadır: “O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)


Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı:


Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mirâc gecesinde bir çok İlâhî tecellilere, hitap ve iltifatlara mazhar kılındı. Erkân-ı îmâniyenin hakikatlarını göz ile gördü; melâikeyi, Cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zü'l-Celâl'i müşâhede etti. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.

Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.

Resullullah o sonsuz alemden dönüşünde müminlere hediyeler de getirmiştir. Bu manevi hediyeler yüce Allah’a şirk koşmayan her müslümanın cennete gireceği, Bakara süresinin son üç ayeti( Amene’r-resulü) ve beş vakit namazdır.

 

Namaz Müminin Miracıdır

Şu bir hakikattir ki, “Namaz müminin miracıdır” ve bu, Allah ile buluşmak ve O’nun huzurunda bulunmak demektir. Namaz, kulun günde beş defa Yaratan’ın huzuruna çıkması, divanında durması demektir. Bu yüce divande kul, arada hiçbir vasıta olmadan her türlü dilek ve ihtiyacını, bizzat Allah’a arz eder, O’na sığınır, yalnızca O’ndan yardım diler. Böylece Peygamberimiz’ in miraçta gerçekleşen Allah ile mülakatı hadisesi namaz içinde sembolik olarak yaşanmış olur. Bu sırra işaret için peygamberimiz , “Namaz müminin miracıdır” buyurmuştur.

Arifler derler ki; namaz mümin için manevi bir miraçtır. Namazın kulu yüce makamlara yükselten bir basamak olabilmesi için, müminin ona hakkı  ile hazırlanması gerekir. Namaz, yüce Allah’ın huzuruna çıkmak ve O’nunla konuşmaktır.

Namaz, dinin direği, imanın alameti, amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır. Namaz, kalbin nuru, gönüllerin sefası, takva ehlinin göz aydınlığı, müminlerin miracıdır. Bu sebeple her mümin namaza başladığında, namazın kendisinin miracı olduğunu, dolayısıyla yüce Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilmelidir. “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu an secde halidir.” buyuran Resul-i Zişan Efendimiz (s.a.v) müminin miracını böyle izah etmektedir. Nitekim Allah (c.c), “ Ben kuluma şah damarından daha yakınım” (Kaf 50/16) buyuruyor.

Hz. Peygamber’in (s.a.v), isra ve miraç mucizesiyle, dünya üzerindeki yolculuğundan semalara doğru bir yolculuğa, hiçbir gözün görmediği  ve hiçbir kulağın işitmediği, Allah’ın kendisine ve ümmetine birçok hediye verdiği bir yükseliş gerçekleştirmiştir. Cennet nimetlerini ve cehennem azabını müşahede etmiştir. Aslında, en önemlisi miraç, sevgilinin sevgiliye kavuştuğu gecedir…Kur’an’ın da anlatımıyla Resullulah (s.a.v) Allah’a (c.c) iki yay arası ve hatta daha da yakın olmuş ve onu baş gözü ile görmüştür.

Miraçla Gelen Diğer Hediyeler

Birincisi:Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

 

İkincisi :Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş,  sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir. Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.

Üçüncüsü :Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.

 

Mevlid yazarı merhum Süleyman Çelebi Hazretleri, gayet nezih bir tarzda o anı şöyle tasvir eder:“Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti” İnşaallah...

Dördüncüsü :İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı.
Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir.

Miraç Hadisinden Sonra Gelişen Olaylar


Sabah olunca Kabe'nin Hicr denilen yerinde  müşriklere yaşadıklarını anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.

Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize soru yönelttiler.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı: “Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim.  Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”

Bunun üzerine müşrikler: “Vallahi dos doğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.

O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.

Tasavvufî Açıdan Mirac

Tasavvufta mirac, süfli alemden ulvî aleme yükselmektir. Hakk katında vuslata ermektir. Alemi zahirden alemi hakikate girmektir. Şehadet aleminden "Elest bezmi"ne varmaktır.

İnsanın Yapısı ve Miraç

İnsandaki iki asıl unsurdan biri ruh, biri bedendir. Beden, mayası toprak ve sudan kesif bir yaratık, ruh, ilahi kaynaklı ve latif bir varlıktır. Allah Teala, kıyamete kadar yeryüzüne göndereceği insanların ruhlarını cesedlerinden önce yaratarak onlardan ahid ve misak almıştır. Bu ahid ve sözleşme, Elest bezmi dediğimiz ruhlar aleminde: "Elestü bi Rabbikum: Ben sizin Rabbınız değil miyim?" sorusuna,"Kalü bela: Evet, Rabbimizsin!" diye cevap verilerek tamamlanmıştır.

Ulvî alemde bulunan ilahi menşe'li ruh, süflî aleme inerek (nüzul), ten kafesine girince bir ayrılık derdine düşmüştür. Mevlana'nın ifadesiyle kamışlıktan koparılan ve ney haline getirilen kamışlar gibi inlemiştir. Geldiği alemin hasret ve hicranıyla dünyaya gözlerini açarken dudaklarından ağıt feryadı, gözlerinden yaş dökülmüştür. Dünyaya gözlerini açan yavru süfli alemle irtibatının azlığı sebebiyle tertemiz ve günahsızdır. Dünya gailesi ve nefs hilesi arttıkça ulvî alem, bulanık bulutlar arasında gözlerden uzaklaşmakta, insan gaflet perdesiyle perdelenmektedir. Ademoğlunun ruhlar aleminde verdiği sözü yerine getirebilmesi için mirac etmesi gerekir. Bu mirac, ibadetle, riyazatla kesif bedeninin ve cesedin kazanarak ruhun asıl dünyasıyla Hakk ile vuslata ermesidir. Bu varlığın maddi yapısının zayıflaması ve ruhun bedene hakim olması manasına gelir ki ruhun cesede hakim olması demek beden mülkünde sultan olması demektir. Sultanlar Sultanını bulması demektir. Bu yüzden tasavvuf ta seyru sülüke başlayan bir mürid, süfli alemden ulvi aleme mirac etmek üzere manevi basamaklarını tırmanmaya başlamış sayılır. Bu yolculuk son derece zor ve müşkillerle dolu olduğu için rehber mürşidin kamil ve mükemmel olması gerekir. Sülük basamaklarım kamil bir mürşid nezaretinde tamamlayan salik, manevi miracını ikmal etmiş, Hakk'ın vuslatına ermiş, kemal kazanmış ve insanları Hakk'a çağırma istidadı elde etmiş sayılır. Bu yüzden artık tekrar halkın arasına karışarak irşad hizmeti yapması gerekir. Buna tasavvufta "urctan sonra nüzul" veya"suudden sonra hübtu" derler. Yani manevi miracın tamamlanmasından sonra tekrar aşağı inmek, halkın arasına karışmak, Hakk'tan alıp halka iletmek, halka Hakk için hizmet etmek. Bu miracın batini olanıdır, gönülde ve kalpte yapılanıdır. Nitekim mutasavvuflar, mirac ayetinde geçen Mescidi Haram'ı mirac yolcusu olacak süfiler içinkalb, Mescidi Aksa'yıruh olarak yorumlamak suretiyle buna işaret etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.)'in miracı ile ilgili olarak ibn Arabî (k.s.) diyor ki:

"Peygamberimiz (s.a.)'in 34 miracı vardır. Bunlardan sade birisi cesed ve ruhla, diğerleri yalnız ruhla olmuştur. Ruhi olan miraclar, peygamberlikten önce ve sonra rüya yoluyla gerçekleşmiştir

Mutasavvuflara göre Mi'racı Nebevi'nin gece olmasının da bir takım hikmetleri vardır: "Gece sevgiliyle halvet olma, başbaşa kalma zamanıdır. Gecede vuslattan nasip vardır, gündüz ise firkatten. Gece batında olanların zahir olduğu andır. Gündüz sadece dışın göründüğü zamandır. Gece rahat zamanıdır, rahat ise cennet sıfatıdır. Gündüz yorgunluk ve telaş zamanıdır, telaş ve yorgunluk, cehennemin özelliğidir."

Namaz ve Miraç

Peygamberimiz’in (s.a.v) toprağı Cebrail (a.s.) tarafından yıkanıp her türlü kesafetten arındırıldıktan sonra Cenabı Hakk ile mülakat ve vuslat şerefine nail olmuştur. Allah'ın Resulü Rabbının katından ümmetine armağan olarak namazı getirmiş ve namaz, müminin miracı sayılmıştır. Namazın sonunda okunanetTahıyyat, miracta Peygamberimiz'le Hakk Teala hazretlerinin mülakatının temsili bir özetidir.

Namaz kılan mümin, tasavvufi bir anlayışta,et Tahiyyat okurken bu olayı yaşamalı, tahiyyat ve selamı bizzat Hakk Teala hazretlerine arzediyormuş gibi duygulanmalı ve Cenabı Hakk'ın cevabı selamını yine bizzat Zati Akdes'inden alıyormuş gibi düşünmelidir, ki namazı mirac olsun.

 

Bu Mübarek Geceyi  Nasıl İhya Edeceğiz?

Miraç gecesi ulvi bir gecedir. Bu mübarek geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadetle Allah’a karşı şükran borçlarımızı ödemeliyiz; namaz kılmalı, Kur’an okumalı ve Allah’tan af ve mağfiret dilemeliyiz. Çevremizdeki yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım elini uzatmalı, dostlarımızla tebrikleşmeli, sevgi ve saygı duygularımızı perçinlemeliyiz.

Mîrac gecesinde dikkat etmeniz gereken şeylerden birisi de yatsı namazını cemaatle kılmaktır. Çünkü Hz. Osman (r.a.) den rivayete göre Resûlullah Efendimiz (s.a.v)  şöyle buyurdu:

“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa sanki gecenin yarısını ihya etmiş gibidir. Kim de sabahı da cemaatle kılmışsa gecenin tamamını ihya etmiş gibidir.”

Bu mükâfatı kaçırmamak lâzım!

 Geceyi oruçlu olarak karşılayalımve ertesi günü de, yani Receb ayının 26 ve 27. günlerini oruç tutalım.

Ebu Hureyre (r.a.) Resullullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Recep ayının bir gün ve gecesi vardır ki, her kim o günde oruç tutup gecesini ibadetle ihya ederse, yüz sene oruç tutmuş gibi sevap kazanır. Bu gece recepin bitimine üç gün kala olan gecedir.”( Beyhaki,şuabü’l-iman, nr.3811)

Peygamber Efendimize Salat ü selâm okuyalım...

Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber tarafından Recep ayının 27. Gecesine rastlayan mübarek Miraç gecesinde on iki rekat nafile namaz kılınması tavsiye edilmiştir.

“Recep ayında öyle bir gece vardır ki, o geceyi ihya edene yüz senelik ecir ve mükafat vardır. Bu gece, recepin bitmesinden üç gün önceki gecedir.

Bu gecede, (her rekatta bir selam verilerek ) on iki rekat namaz kılıp ardından yüz kere, “Sübhanallah, velhamdüllilah, vela ilahe illalahü vallahü ekber” diye dua eden ve yine yüz kere istiğfarda bulunan, Resullullah’a yüz defa salavat getiren, sonra da kendi nefsi için ister dünyevi ister uhrevi olsunduada bulunan ve oruçlu olarak sabahlayan kimsenin duasını Allah(c.c.) kabul eder.” ( Beyhaki, Şuabü’l- İman,nr.3812)

Miraç kandilini bir fırsat bilmeli, bu müstesna zaman diliminde Allah’a daha da yakın olmaya çalışılmalıdır. Yakınlık  da en çok, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür.

Dipnotlar

·         Mescid-i Haram: Mekke mescididir ki, Kâbe-i Muazzamanın etrafında ve Kâbe'yi içine alan bugünkü tavaf sahasıdır. Bu mübârek sahaya Harem-i Şerif de denilir. Harem denilmesi, bu sahaya hürmet göstemenin vâcib olması sebebiyledir.

·         Mescid-i Aksâ: Kudüs mescididir. Diğer bir adı Beyt-i Makdis'tir. Yeryüzünde ilk defa Kâbe, ondan sonra Mescid-i Aksâ bina kılınmıştır. Mescid-i Haram'dan yaya yürüyüşüyle bir aylık uzaklıktadır.

·         Tasavvufi açıdan miraç  ve namaz ve miraç bölümü; bkz.Hasan mısırlı, 1988-Mart, Sayı; 025, sayfa:017

 

Kaynaklar

·         Üç Aylar, Hüseyin Okur, Semerkand Yayınları, İstanbul,2010

·         Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili", Sadeleştiren: İsmail Karaçam ve diğerleri, Azim Dağıtım, İstanbul, c.7, s.304

·         Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz