“Güzel insanların gözü güzel şeyleri, kötü insanların gözü ise kötü şeyleri görür.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Günahına pişman olmayan kimsenin tarikattan nasibi yoktur.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Tasavvufa giren insanlar meşayih-i kiramın evladıdır.” Şeyh Sıbgatullah Arvâsi (k.s) 

“Günahtan duyulan pişmanlığın derecesi, dağdan üzerine yuvarlanan taşın önünde eli kolu bağlı kalınca duyulan korku gibi olmalıdır.” Seyda Molla Muhyeddin (k.s)

“Kişi başına gelen musibetlerin belaya dönüşmemesi için Allah’a dua etmelidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bütün insanlar Allah’a giden yolda peygamberlere, peygamberler de Cebrail’e muhtaçtı.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Tarikat, İslamiyet içerisindeki nurların döndüğü yerdir.” Seyda Alameddin (k.s)

“Öfkelenen insan şeytanın elindeki topaç gibidir, şeytan onu istediği yöne çevirir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Kulun kula haset etmesi, aslında Allah’a haset etmesidir. (H.B.)

“Acziyeti idrak, en büyük mertebedir.” Hz. Ömer (r.a)

“Ma’siyyet içinde tövbe olmaz.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Allah Teâlâ insana faydalı her nimeti Resul-i Ekrem (s.a.v)  zamanında vermiştir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Anne babasından güzel bir din eğitimi alan evladın işlediği her hayrın sevabı önce annesine, sonra babasına gönderilir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bizlere Seyyid demeyiniz, eğer biz Seyyid isek Allah bunun mükâfatını zaten verecektir ama eğer değilsek Allah bunun hesabını bizden sorar.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s) 

“Allah dostları vefatlarından sonra gizlendiği bulutun arkasından çıkan kızgın güneş gibidir.”(H.B.)

“Her bakan gözün gördüğü şey farklıdır.” (H.B.)

“Şeyhe yapılan sürekli rabıta, kalbin her an zikretmesine vesile olur.” (H.B.)

“Zikirde görülen şeylere aldanmak, aynadan yansıyan akse takılı kalmak gibidir.” (H.B.)

“Her an rabıta halinde olmak müridi kötülüklerden korur.” (H.B.)

“Derecesi yüksek olan kendini küçük görendir; derecesi küçük olan ise kendini büyük görendir.” (H.B.)

“Allah Teâlâ’nın mağfireti Resul-i Ekrem’in (s.a.v) mutabaatına bağlıdır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Rabıta, müridi dünya muhabbetinden uzaklaştır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Evlat-ı salihin işlediği her güzel amele anne babası da ortaktır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Müridin şeyhinden izin alarak çektiği ezkar, aşılanmış ağacın verdiği meyve gibi daha kıymetlidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Resul-i Ekrem (s.a.v) vefatından sonra en büyük bela tokluk oldu.” Hz. Ayşe (r.a)

“İnsan gecesini boş işlerle geçirip geç yatar, sonra da sabah namazına kalkamazsa, o namazını keyfi olarak terk etmiş gibi olur.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Asr’a andolsun ki insan mutlaka ziyandadır.” (Asr/1,2)

“Bilesiniz ki, Allah dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”(Yûnus,62)

“Bir insan günahı nispetinde edepsizdir.” Mevlana Celaleddin Rumi

“İnsanın nefsi köleye benzer, onun efendisi kalp ve ruhtur.” Mevlana Celaleddin Rumi

“Sadık bir mürid evlattan daha hayırlıdır.” Şeyh Sıbgatullah Arvâsi (k.s)

“Tarikattaki insanın iki babası vardır. Biri nesebi babası, diğeri şeyhidir. Nesebi babası onu dünya hayatına, manevi babası da âhiri hayatına hazırlar.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Allah dostları zühd sahibi insanlardır, şanla şöhretle ilgilenmezler.” (H.B.)

“İnsanlar bir araya geldiklerinde gıybet etmek, boş sözler söylemek yerine Allah'ı anmalılar ki meclislerine azap değil nur yağsın.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Günahından pişman olmayan, nasihat tesir etmeyen insanın imanından şüphe edilir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan hiçbir yerdedir.” Necip Fazıl Kısakürek

“Âlimlerin en şansızı cahilin arasında olandır.” (H.B.)

“Müridin virdini terk etmesi varlık duygusundan kaynaklanır.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“Dostunla çok dost olma, düşmanınla çok düşman olma. Olur ki bir gün dostun düşmanın, düşmanın dostun oluverir.” Mevlana Celaleddin Rumi

“İnsanın güzelliği sabrettiği sıkıntılar nispetindedir”. (F.B.)

“İlim ancak amel edildiğinde kıymetlidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Kalpler ancak Allah'ı anmakla zikriyle mutmain olur.” (Ra’d/28)

“Hakikat bir kuştur; bir kanadı tarikat, bir kanadı şeraittir. Birinden biri eksik olursa hakikat kuşu uçmaz.” İmam Rabbani (k.s)

“Tasavvuf kal ilmi değil hal ilmidir.”

“Keşke tasavvuf üzerine hiç söz söylenmeseydi de, ehl-i tasavvuf olmayan kimseler tasavvufu anlatmamış olsalardı.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“Müridin gördüğü değişik haller ve cezbe hali, oyalanması için küçük bir çocuğun önüne konulan şekerlemeler gibidir.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“İnsan haklı olduğu bir konuda münakaşa etmek yerine susup, geriye çekilse, haksız olabileceğini düşünse ne kaybeder? Ne kazanır? (H.B.)

“Üç günden fazla küs kalan insanlar kendi elleriyle kendilerini Allah’ın rahmetinden mahrum ederler.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Her mürşid-i kâmil, yetiştirdiği halifesini omzuna bastırarak bir üst dereceye ulaştırır.” (H.B.)

“Mürşid-i kâmil olan kulların kalbi Allah Teâlâ’nın nazargahıdır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Acı çekmeden başarı kazanılmaz”. (H.B.)

“Her insanın evinden son çıkışı vardır.” (F.B.)

“Bir yerde bir hayır işlendiği zaman o hayrın nispeti etrafa da faydalı olur; bir yerde de bir günah işlendiği zaman da o günahın zulmeti etrafı sarar.” (F.B.)

“Sadakat sıkıntılı dönemlerde kendini belli eder.” Seyda Alameddin (k.s)

“Sınırı olan dünyayı sınırsız bir aşkla sevmek, insana eziyet verir.” Seyda Alameddin (k.s)

Allah katında büyüklük, sayıya değil keyfiyyete bakar.” Seyda Alameddin (k.s)

“Ahir zamanda imanı muhafaza etmek, elde sıcak kor tutmaktan daha zordur.” (H.Ş.)

“Tasavvufta hissesi olmayan bir insan zamanın muhakkik ulemalarından biri sayılsa dahi, ahir zamanda zındıkların kurdukları tuzaklara karşı imanını muhafaza edemez.” Seyda Alameddin (k.s)

“Çok mukaddes neticelerin kazanılacağı zamanlarda insan, nefs ve şeytanın istilasındadır.” Seyda Alameddin (k.s)

“Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır, şer ise şer.” Hz. Osman (r.a)

“Eğer kalpleriniz temiz olsaydı, Allah'ın kelâmını okumaya doymazdınız." Hz. Osman (r.a) 

“Eğer söz gümüş ise sükût altındır.” Hz. Süleyman (a.s)

“Mü'min bir kimsenin dili, kalbinin arkasındadır. Konuşmak istediği zaman kalbiyle o şeyi düşünür, sonra diliyle onu geçiştirir; münafığın dili kalbinin önündedir. Bir şeyi kastettiğinde diliyle söyler, kalbiyle düşünmez.” Hasan Basri (r.a) 

“Kişinin malayani şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”(Tirmizi, Zühd/11)

“ Âdemoğlu sabahladığı zaman tüm azaları dile hatırlatıcı oldukları halde sabahlar ve derler ki: Bizim hakkımızda Allah’tan kork! Zira sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen inhirat edersen  biz de inhirat eder  haktan ayrılırız.”(Tirmizi)

“Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Kalbi de dili doğru olmadıkça doğru olmaz. (Haraiti)

“Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samîmi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve zînettirler.” Hz. Ömer (r.a) 

“Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeliyle karşılıkta bulunsun.” Hz. Ömer (r.a)

“ İşlerini Allah’tan korkanlara danış ve onlarla istişâre et.” Hz. Ömer (r.a)

“Allah’a itâat eden büyük zâtların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecellî eder ve onu konuşurlar.”Hz. Ömer (r.a)

“İyilik kolay bir şeydir. Güler yüz ve yumuşak söz bunu temin eder. Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık göstermeksizin yumuşak ol.” Hz. Ömer (r.a)

“Çok gülenin heybeti azalır. Şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır.” Hz. Ömer (r.a)

“Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.” Hz. Ömer (r.a)

“Amellerin efdali, farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyettir.” Hz. Ömer (r.a)

“Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” Hz. Ömer (r.a)

“Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyâya âit işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.” Hz. Ömer (r.a)

“Alay, şaka ve mizah etmekten kaçınınız. Zîrâ insanın şerefini kırar, vakarını azaltır.” Hz. Ömer (r.a)

“Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü ekseriya, sana iyilik yapayım derken zararı dokunur.” Hz. Ömer (r.a)

“Tövbe edenlerle oturun, onların kalpleri yumuşak olur.” Hz. Ömer (r.a)

"Kalp kör olduktan sonra, gözün görmesinde pek yarar yoktur." Hz. Ali (r.a.)

"Mü'min bir kimse mazeretleri, münafık ise günah ve hataları arar!" İbn-i Mübarek

"Herkesin ölümü kendi rengindedir." Mevlana Celaleddin Rumi (k.s)

“Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır.”(Tirmizî)

“Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut/45)

“Akıl, insana verilen cevherlerden biridir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

Günün Sözü

Dünya şehvetlerle donatılmış, âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helalinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun.
İbn-i Semmak -

Tasavvuf bütünü ile kendi üstadından bahsetme, o manada Peygamber Aleyhisselâm ile bir kısas oluşturma ve oradan Cenab-ı Allah’ı daha iyi anlayabilme adına üç mesafeden ibarettir. Seyda Fadlullah’ın hayatına baktığınız zaman bütünü ile haysiyet, mahviyet, sürekli Cenab-ı Allah’a karşı boynu bükük olma ama dışarıdan bakıldığı zaman sizlere Allah’ı hatırlatan bir tevazu içerisinde görülürdü. İbadeti, taati, nefsine olan intizar (kırıklığı) hat seviyede olmasına rağmen sürekli bir mahviyet içerisindeydi. Sürekli Allah ile bir münasebet halindeydi. Bir günah düşünün ki insana nefsin ne kadar küçük, ne kadar pis olduğu, gaddar olduğu hissiyatını verdiriyorsa, bir taat ki-ibadet ki kendisine bir benlik hâsıl ettiriyorsa; o  günah normal ibadetten, o taatten çok daha hayırlıdır.

Demek ki mesele insanın hissiyatıdır. Normal sohbetlerde bilgi, sadece insanın problemi çözer. Problemi varsa bir vaazül nasihat insanın problemini çözer. Fakat bir vaazül nasihat insanı hakikate ulaştırmaz. İnsanı Allah ile münasebet içerisinde bırakan tassavvufta uygulanan  prensiplerdir.



Sadat-ı Kiramın meclislerinde bulunmak sizin hissiyatınızı, duygularınızı tetikler. Onların bakışı, onların atmosferinde bulunmak, onların sözleri kalplerdeki ölmüş olan duyguları bir daha tetikler. Bütün amel-ü taatten, ibadetten esas insanın duygusunu, hissiyatını, Allah ile olan münasebetini bilmesidir.
Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’a duyduğu aşırı muhabbet üzerine Hz. Cebrail gelip “Bir kalpte iki maşuk olmaz.” sözüyle onu ikaz eder. Hz. Yakup ise Hz. Yusuf’a duyduğu muhabbetin sebebini Hz. Cebrail’e şöyle arz eder: “Benim ona karşı bu sınırsız duygum, hissiyatım Hz. Yusuf’un kendisine değil, O’na Allah’ı yansıtan bir ayna nazarıyla baktığımdandır.  Muhabbetim aynanın içindeki zata karşıdır.”
Demek ki; insanın ibadetinden, dünyaya gelişinden maksadı böyle bir kıvama girebilmektir. Hatta böyle bir günahın arkasında böyle bir duygu insana geliyor ise bu günahın arkasında kibri, enaniyeti, bencilliği sağlayan bir duygudan günah ve ibadetten çok daha hayırlıdır demişler. Bu tür duygulara, bu tür hissiyatlara erişmenin yolu; ehli tasavvufun bulunduğu sohbetlerde bulunmaktır, rabıtadır, muhabbettir ve tavsiye edilen prensiplerdir. Bunlara dikkat etmek icap eder. Söylenilen şeyler hayal değildir. Gelecek adına Allah’ın insan üzerine vaadi hayal değildir. Gelecek ya sınırsız zindanlardan ibarettir, hiç çıkılmaz ya da sonsuz saadet diyebileceğimiz bir cennet bahçesidir.
Bir insan Allah’ın ne kadar şefkatli olduğunu bilirse zaten Allah’a âşık olur ama Allah’a âşık olabilmek, Peygamber Aleyhisselâm’a âşık olabilmek, Allah’ı hakiki anlamda iyi anlayabilmek ancak tasavvuf libasına bürünmekle olur. Bir insanın tasavvuf libasına bürünmeden Peygamber Aleyhisselâm’ın hadislerinden bir şey anlamasına imkân yoktur. Kuran-ı Kerim’in mealini ne kadar okursa okusun, sözlerinden bir şeyler anlamasının imkânı yoktur ancak Peygamber Aleyhisselâm’ın manevi varisleri sayılan Sadat-ı Kiramın libasına bürünmekle olabilir. Nasıl ki İmam Ebu Hanife’nin ehli tasavvufun büyüklerinden birine “Ben seni görmeden önce kendimi maneviyatın üst seviyelerinde görüyordum. Meğerki biz bu güne kadar hep İslamiyet’i şekilden ibaret zannetmişiz.” demesi gibi. İslamiyet asıl anlamda halden ibaret; duygudan ibarettir. İnsanın bu manada, bu dediğimiz seviyelere, duygulara ulaşması için tasavvufta sohbet, rabıta ve adaba çok dikkat etmesi icap eder. Peygamber Aleyhisselâm bir rivayete göre günde 25 diğer bir rivayete göre 100 istiğfar çektiğinden bahseder.
Hz. Ömer “Mademki dünyanın sonu kabirdir, sonu kabir olan bir hayatta nasıl sürur olabilir? Nasıl sevinç olabilir? Nasıl orada gülebilirsiniz?” der “…Keşke annem beni doğurmamış olsaydı.” der. Peygamber Aleyhisselâm “Önünüzde sizleri bekleyen dehşetin farkında değilsiniz… Eğer benim bildiğim, gördüğüm şeyleri sizler de görmüş olsaydınız dünyada o kadar gülemezdiniz.” der.
Gelecekte sizleri ne bekliyor? Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. Allah’ın bir vaadi var; ölüler bir daha dünyaya gelmeyecek, ölülere bir daha fırsat verilmeyecek. Ölüm vaadinin bizim için ne kadar sınırlı olduğunu da bilmiyoruz; ya insanı ebedî zindan bekliyor ya da ebedî saadet. Peygamber Aleyhisselâm bu bağlamda benim gördüğümü, bildiğimi, hissettiğimi siz biliyor olsaydınız vallahi dünyada gülmeniz az, ağlamanız çok olurdu, buyurur.
Peygamber Aleyhisselâm hadisi kutside “Ben bir insana iki emniyeti vermem. Yarın yokmuş gibi davranan, rahat bir şekilde olan, böyle güven içerisinde olana ben kesinlikle ahirette o güvenci vermem. Endişe taşıyan, yarın varmış gibi hazırlık yapan içinse Allah “Ben orada ona korku vermem.” der.
Bir insan ne yaparsa yapsın kendi duygularına göre, hissiyatına göre, akıl ve mantığına göre hareket etmemesi icap eder. Akıl ve mantık bir vesiledir. Aklın, mantığın, hissiyatın bütünü ile hareket etmemesi icap eder zira biz Müslüman olurken şunu dedik; biz Allah’a iman ediyoruz. Peygamber Aleyhisselâm’a iman ediyoruz ve Peygamber Aleyhisselâm’ın Allah’tan bize bildirdiği kaide, kanun, mizan ne ise biz bunlara iman ediyoruz. Aklımıza, mantığımıza, hissiyatımıza göre iman etmedik. Biz Allah’ın dışında farklı bir ilah bilmiyoruz. Bana göre tasavvuf şöyle olması lazım, bana göre İslamiyet şöyle olması lazım, denildiği anda manevî bir şirk hadisesi oluyor.
Manevi şirk ne demektir? Allah’ın söylediği şeyin dışında insan farkında olmadan sanki ben aklıma iman ettim, hissiyatıma iman ettim, nefsime iman ettim. Evet, akl-ı selim Allah’a ulaştıran bir vesiledir; insanı kibirden, nefsten, gururdan sıyırıp tekamüliyet makamına, Allah’a ulaştıran akıl demektir ama çoğu zaman akıl idrak ederken kibir idrak eder, gurur idrak eder, konuşan bazen kibir, bazen gurur olabilir. Onun için Peygamber Aleyhisselâm fıkıh sahasında anlatılanlar için fıkıhçılara müracaat edilmesi gerektiğini söyler. Fıkıh sahasında namaz nasıl kılınır dediğimizde aklım bana şunu diyor demek yanlıştır, fıkıhçılara müracaat etmelisiniz. Peygamber Aleyhisselâm’ın iç dünyasını, Allah ile olan münasebetini ve bu sahayı yansıtan ehli tasavvuf sahasına müracaat etmelisiniz. Akaid sahasında ise akaid kitaplarına müracaat etmelisiniz İnsan böyle yaparsa hatadan uzak olur. Böyle yapmaz ise hataya düşme ihtimali yüksektir.
Büyük zatlardan Cüneyd Bağdadi (k.s) müritlerinden biri sohbete gelmemeye başlar. Cüneyd Bağdadi (k.s)  birkaç kez çağırır ama yine de gelmez, en sonunda kendisi evine gidip neden gelmediğini sorar. Müridi saygısızlık etmez ama “Artık benim sohbetlere gelmeye ihtiyacım kalmadı zira ben belli makamlara ulaştım. Geceleri gözümü kapatınca hissiyatım öyle bir seviyeye çıkıyor ki kendimi yüksek makamlarda görüyorum ve bu manada kendimi aştığımı düşünüyorum.” der. Cüneyd Bağdadi (k.s) onun kalbini kırmadan, o âlemlere bir daha gittiğinde “la havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” de ve beni hatırla, deyip yanından ayrılır. Mürid o gece de aynı şeyleri görmeye başlayınca Cüneyd Bağdadi’nin (k.s) sözü aklına gelir, bir de bakar ki kemikleri yanar halde aslında çöplüktedir.
Demek ki insana her gelen hissiyat rahmanî olmayabiliyor. Nefsanî, şeytanî hissiyatlardan sıyrılmanın yolu da muhabbetle olur, muhip olanlar zaten o hâlde fenâ olurlar. Peygamber Aleyhisselâm ile irtibat sağlanabilir ancak sadece yeterli olanlar Peygamber Aleyhisselâm’a rabıta yapabilirler hatta Peygamber Aleyhisselâm’dan sonra Allah’a rabıta yaparlar ama insana gelen hissiyat Rahman’dan mı, şeytandan mı, nefsten mi bilinmediği için İmam Rabbani böyle söyler veyahut insanın üstadı vardır, onun da üstadı vardır, üstadının da üstadı vardır. İmam Rabbani, Şahı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, Ebu Bekir Sıddık hepsi silsile yoluyla gelmişlerdir.
Hayatta olan üstad müridinin kalbine gelen hissiyat ışığının Rahman’dan mı şeytandan mı geldiğini bilir, müridin kalbini ona göre ayarlar, bunun için daha hayırlıdır ama insan belli bir kıvama geldiyse, yüksek seviyede ise,  üveysi denilebilecek makamdaysa zahiren hiç bir üstadın istifadesine gerek duymaz ancak onun da manevi üstadı vardır. Üstad Bediüzzaman, İmam Gazalî, Hz. Mevlana, İmam Rabbanî üveysidir, Seyda-ı Taği üveysidir. Bu zatlar zahirî üstadların terbiye ve eğitiminden geçtikleri gibi manevî üstadların eğitimlerinden de geçmişlerdir. Gavs-ı Hizan der ki; “Bir insanın takamüliyeti ancak ve ancak insan vasıtasıyla olabilir. Takamüliyet edebilmek ancak itikatla olabilir. İtikatsız olan bir insan, takamüliyetin zirvesinde sayılsa ve Peygamber Aleyhisselâm’ın huzurunda dahi olsa istifade edemez.”
İnsanın üstada itikat etmeme sebebi ne ise, engelleyici durum ne ise hep aynı nefstendir. Aynı nefs Ebu Leheb’in nefsidir. Demek ki o insan Resulullah (s.a.v)  döneminde yaşamış olsaydı Ebu Leheb gibi davranacaktı. Zira insan nefs taşıyor. Dolayısıyla Ebu Leheb ölmedi, çünkü nefs ölmez, aynı nefsler hayattadır ve herkeste o nefs vardır, terbiye edilmez ise insanı uçuruma götürür. Vefat zamanı belli değil ama nefs size sonsuz hayattan bahseder. Ölüm bir saniye sonra mı, bir dakika sonra mı bilinmez iken size sonsuzluğu düşündüren nefstir.
Akıl ise böyle düşünmez. Akıl; madem önümüzde çok ciddi bir durum var bir an evvel tedbir almak gerekir, der. Madem sonsuz bir hayat yok, misafiriz. Dünya ise yolda rastladığımız uğrayacağımız, alışveriş yapacağımız bir geçici pazardan ibaret, sonrasında yolumuza devam edeceğiz. Akıl menfaatperesttir. Akıl karşıdan bir şeyi iki almayana kadar kendisi bir adım atmaz ama insana sonsuz bir hayat yaşayacaksın, nasıl olsa önümüzde zaman var dedirten nefstir ve çoğu insan bu noktada kaybedenlerden olmuştur.
Çabuk uyanan insan alması gereken tedbiri alır. Bu manada bir an evvel ciddiye alarak nefse müracaat etmek uygulatmak gerekir. Nasıl ki tuzlu yemek yemeğe alışkın insanın kendini tuzsuz yemeğe alıştırması zorsa;  her terbiye usulünde olduğu gibi ilk etap biraz zahmetlidir, nefsi terbiye etmek de güçtür ama adım atıldığı andan itibaren şunu da bilmek gerekir ki nefs devreye girer, şeytan devreye girer, adımlarınızın mesafesine göre taarruza başlar zira bir şey yapmadan nefs devreye girmez. Nefsin Allah’tan aldığı emir budur.
Nefs bir manada sizin terbiyeniz için çalışır. Kendinizle mücadele etmenizi ister. Mücadelenizin neticesinde bir kıvam kazanmamızı ister. Günahlar da aslında bir manada sizi terbiye etmek için vardır. Sizi cehenneme sevk etmek için değil. Terbiye, çalışma ve eğitim neticesinde insan adım attığı andan itibaren başlar ama ehli tasavvufun ifadesi ile insan bundan çok rahatlıkla sıyrılır. Sıyrılmanın en büyük ve en hızlı vasıtası muhabbettir. Çünkü muhabbet onlara kulak vermez. Muhabbet gözü onlara dikilmez. Hissiyat bunlara verilmez. Bütün himmetini gücünü tek bir noktada birleştirir ve o noktada fena olur, hakikatı bulur. Onun için bu manada tasavvuftaki muhabbet büyük bir ehemmiyet arz eder.
Şeyh Maşuk Hazretleri Şeyh Ahmed Haznevi’ne intisap ederken Suriye’ye uzun süre gidip gelir. Bir seferinde aralarında şöyle bir konuşma geçer: “Efendim, ben uzun süredir gidip geliyorum evradül ezkarımı da ihmal etmiyorum ama istifade etmediğimi düşünüyorum.” “Maşuk, sen buraya gelirken etrafındaki otlar çok kısaydı. Şimdi ise uzadılar. Otların bu uzamasını sen hissettin mi?” –Hayır Efendim. “Tırnakların kısaydı, şimdi ise uzadı. Uzamış değil mi? –Evet Efendim. “Bu uzamayı sen hissettin mi? –Hayır.”
Ehli tasavvufun istifadesi bazen hissedilir bazen de hissedilmez. Hissedilmiyorsa karşıdaki insanın şımarmaması adına, benlik oluşmaması adınadır. Çünkü tasavvufta gaye mahviyettir, edeptir, huduttur, huşudur, kırılmadır. Şeyh Maşuk üstadına karşı o kadar muhabbet duyardı ki bir defasında babasının (Şeyh Masum) yanına gelir ve “Ben üstadımı çok özledim, her defasında gidiyorum ama artık utanıyorum. Hac mevsimi hacca gideceğim ama onu görmek bahanesiyle yolumu oradan geçireceğim.” der. Şeyh Masum ise ona hiç parası olmadığını söyler, bunun üzerine Şeyh Maşuk malının bir kısmını satıp paraya çevirir. Bir defasında çok hastalanır. Diyarbakır’a götürürler ancak doktor hastalığını teşhis edemez. Şeyh Maşuk biraz kendine gelince, beni dağın başına götürün, der. Dediği gibi bir dağın başına götürürler, yüzünü Suriye’ye çevirir, Hazne tarafına. O anda yere yığılır, ağlar, gözyaşı döker, döker, döker… Sonra birden ayağa kalkıp şifa buldum, der.
Seyda Fadlullah Hazretleri Peygamber Aleyhisselâm’a o kadar âşıktı ki herkesçe bu bir intihardır denmesine rağmen son hac yolculuğunda uçağa sedye ile bindirilmişti, nefes alıp vermekte çok zorlanıyordu. Bizler O’nun için artık son anındadır diyorduk. Onunla gidenlerin şahadetiyle Seyda Fadlullah Hazretleri Medine-i Münevvere’ye ayak basar basmaz ayağa kalktı. Öyle bir direnç sağladı ki biz bu genç kuvvetimizle ona yetişemiyorduk. Bu da işin muhabbetidir.
Dedem Şeyh Nasır Hazretlerinin yaşadığı bir hadisedir; ölüm hastalığına tutulmuş müridini ziyarete gider. Yanındakilerin Şeyh Nasır’ın geldiğini söylemeleri üzere; sekerat halinde, vefatına bir iki dakika kalmış, son nefesini ve ruhunu teslim etmek üzere olan müridi hemen ayağa kalkar ve Şeyh Nasır’ın elini öper, biraz yanında diz üstü oturur. Şeyh Nasır kendisine, öbür tarafa gittiğinde bizden selam söyle, der o da, aleykümselâm baş göz üstüne, der. Şeyh Nasır Hazretleri yanından ayrıldıktan bir iki saniye sonra da “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden âbduhu ve Resuluhu” diyip vefat eder.
İslamiyet, tasavvuf, iman budur aslında. Tasavvuf görsel olarak görülen, İslamiyet görsel olarak görülen değildir. İç âlem ile gönül irtibatı farklı bir âlemdir ama ehli tasavvuf şunu der; tasavvuf bütünü ile zevkten ibarettir, İslamiyet zevkten ibarettir, hissiyattan ibarettir. Bu zevkin tadını bilmeyenler kesinlikle İslamiyet nedir bilmezler ama varanlar da bu uğurda ruhunu feda ederler.
İnsanın dünyaya geldiği andan itibaren en büyük vazifesi sadakat ile samimiyet ile gayret ve ciddiyet ile insanları Allah’a davet etmektir. Davetin ardından netice bulur ya da bulmaz, kalbe hidayet girer ya da girmez, bu Allah’ın işidir fakat insana düşen vazife son nefesine kadar bundan bir adım dahi geri atmamaktır zira bazı peygamberlerin davetlerine hiç kimse icabet etmediği halde onlar son nefeslerine kadar bu uğurda gayretlerinden, ciddiyetlerinden, sadakat ve teslimiyetlerinden geri adım atmamışlar, makul çerçeve içerisinde sürekli nezaketle insanları davet etmişlerdir.
Üstad derki; o Ebu Leheb’dir ki İslam’a davet için onun ayağına gidilmiştir. Peygamber Aleyhisselâm bu manada yüz defa bin defa kapısını çaldı, nezaketen şevkaten vazifesini yaptı zira her insanın hidayet bulmasını istiyordu. Öyle ki bir defasında Peygamber Aleyhisselâm’a “Yahu adam sen nesin? Benim inancım yok. Düş yakamdan. Derdin ne? Söz, eğer senin derdin Allah huzurunda vazifeni yaptığına dair benden şahadet istiyorsan söz ben sana şahit olurum. Eğer yarın ahiret gibi bir şey olur da Allah huzuruna çıkarsam evet şahit olacağım.” der.
Bazı insanların “Lâ ilâhe İllallâh, Muhammedün Resûlüllah” dedikleri anda kalblerinde tam bir İslamiyet olmayabilir çünkü insan ile Allah arasında ki en büyük engel insanın manevi hastalıklarıdır; gururudur, kibridir,  enaniyetinde ve her an Allah ile buluşma neticesinde de her alanda dalalete düşme ihtimali vardır. Bunun için tasavvuf insanları tövbeye sevk eder yani insan ile Allah arasındaki bu engelleri, bu manevi hastalıkları kaldırma sürecini başlatırken, böyle bir çalışma yapılırken elbette ki bunun arkasında Allah rızası hedeflenir. Amaç kişinin hidayetidir ama elbette arkasında Allah rızasını kazanmak vardır. Bir insan için ne kadar çok adım atılıyor ise o kadar Allah’ın rızası vardır. Karşı insan Allah hidayet murat etmişse saptırıcı bulamazsın ama saptırdığı kişilere karşıda birisini saptırma irade etmiş ise dünyada yeryüzünde kâtip bulamazsın onun için ve bu manada insanın hidayeti de dalaleti de Allah’ın elindedir. Peki, insanın gayreti nedir? Hidayet noktasında büyük bir hedef büyük bir gayret yapıyoruz ki arkasından Allah’ın teveccühünü kazanalım. Mesele bu.

"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "

discount tretinoin 0.1 45 gm cream site will u buy viagra over the counter viagra generic prednisone for sale online link link oral safe generic propecia male pattern baldness lisinopril reviews impotence cialis canadian generic here buy overnight viagra online viagra sales in 2007 cialis levitra shop generic viagra over no ed generic viagra online generic drug list for accutane purchase glucophage metformin paxil 40 price of cialis at walmart zoloft without a prescription generic name how to xenical reviews link imitrex gmc biggest buyer of viagra zithromax dosing cost the cheapest time to take lipitor cialis how long online drugstore buspar price generic buy erythromycin without rx sitemap