“Yemin olsun asra, muhakkak ki insan hüsrandadır…”

Enaniyet Allah’a asi olmayı gerektirir. Onun için bir lezaizin arkasından “Ya Rabbi! Acaba ben bu lezzeti tatmakla kendimi müstağni mi hissettim? Bende böyle bir hissiyat mı oluştu?” diyerek istiğfar etmek gerekir. Ehli talep Allah’a karşı sürekli bir acz u fakr hali içerisinde bulunur. Allah’ın ise kadiriyetinin, mutlak bir gücü olduğunun; kendisininse aciz ve nakıs olduğunun farkındadır, kalbi de Allah’a yönelik sürekli bir talep içerisindedir. Talep, istiğnanın zıddıdır. Böyle bir insan elbette fayda görür. Talebelikte dahi talebeliğini bitirmiş, belli bir seviyeye gelmiş, nefsini yenmiş ama yine de “Benim daha öğrenmem gereken çok şey var.” diyen insan vardır. İşte bu insan terakki eder ama daha kitabın başında iken “Ben almam gerekeni aldım, başka bir şeye ihtiyacım yok.” diyen insan ise terakki kapılarını kapatır.

Tasavvufta ilerlemenin yolu acz, fakr, tevazu, noksaniyet içerisinde olmaktır. Böyle bir hal ile Allah’a yönelmek, o kapıları istiğna sebebiyle kapatmamak ve kendini üstün görmemek gerekir. Ayeti kerimenin ifadesince “İnnel insâne le-yetğâ; en raâhüstağnâ” İnsan kendini müstağni gördüğü anda, mutlaka tuğyan eder.” (Alak, 6-7) İnsan bu bana aittir dediği anda o insanda benlik var demektir. Benlik istiğnaya; istiğna ise haddi aşmaya, zalim olmaya, Allah’a karşı asi olmaya sebep olur. Bu aşılmaması gereken kırmızı çizgidir.

Seyda Fadlullah’ın (k.s) dediği gibi “Muhabbet ehli olan insan tasavvuftan istifade eder.” Muhabbeti olmayan insan ise tasavvuf dairesinde kalır lakin terakki edemez.Daha önce de sizlere arz ettiğim gibi; insan maşukuyla olan kalp irtibatı seviyesine göre fayda görür. İrtibatı sağlayan yegâne yol ise muhabbettir. İnsan gönlünü neye verirse daima o frekansı arar. Bir televizyonun, bir radyonun baz istasyonundan fayda sağlaması, parazit oluşmaması adına bir frekans olması gerekir, o frekansı yakalayabilmek için de radyoya ayar vermek gerekir. Allah Teâlâ “Ben yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” buyuruyor. Müminin kalbi adeta bir merkezdir, Allah’ın feyzinin aktığı yerdir. Hakiki bir mümin, kâmil bir mümin ehli velinin kalbiyle irtibatı sağlayabilirse doğru frekansı yakalamış demektir.

İrtibatı sağlamanın, frekansı yakalamanın yolu ise muhabbettir. İnsan o muhabbet vasıtasıyla frekansı yakalayabilirse o feyz ü istifade onun gönlüne de girer ve bu şekilde bir terakki hâsıl olur. Evrad, ezkar, sohbet vasıtasıyla irtibatı sağlama, frekansı yakalama; muhabbetle irtibatı sağlamadan daha zayıftır. Muhabbet adeta iki gönül arasında akımı engelleyen parazitleri ortadan kaldıran bir vasıta vazifesi görür. Muhip olan insanda şüphe olmaz. Şek, şüphe üstattan gelen feyz ü istifadeyi engelleyen en büyük etkendir. Vesvese, şek, şüphe, haset, bunlar istifadeyi engelleyici unsurlardır. İnsandaki muhabbet, adeta bunları temizleyen ve ayırt eden bir vazife görür. İşte bu manada talep çok önemlidir. Demek ki talep, kendini acz u fakr içinde görme, kendini müstağni görmeme demektir.

Muhabbet, Seyda’dan (k.s) istifadenin yoludur, üstadın kalbine, o merkeze gelen feyzden istifade etmenin yoludur, parazitleri önler. Muhabbetin olduğu yerde haset olmaz, muhabbetin olduğu yerde vesvese olmaz. Muhabbet bütünüyle üstadın kalbine kilitlenmek demektir. Kalp dünyaya yöneldiği zaman diğerini alamaz. Yani insan kalbini, hissiyatını bütünüyle dünyaya verirse maneviyattan, üstadın kalbine gelen feyzden istifade etmenin imkânı yoktur. Onun için ehli tasavvufun belirlediği evrad, ezkar, hatme, sohbet bunlara çok ehemmiyet vermek gerekir ve bunların hâsıl ettiği muhabbet vasıtasıyla o irtibatı sağlamak. Bugüne kadar bu hep bu yol izlendi. Bizler de büyüklerin yolunu takip ediyoruz, ehli hak olanların yolunu takip ediyoruz, onların görüşünü benimsiyoruz. Onların aklı, mantığı hissiyatı ne ise onu taklit ediyoruz, onlara teslim oluyoruz ve bu şekilde onların ulaştığı seviyeye ulaşma noktasında gayret gösteriyoruz.

Soru: Bazen insanın sebepsiz iç sıkıntıları olur, bunlarla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

            İnsanın başına gelen her şeyde bir mana araması gerekir. Allah Teâlâ ayeti kerimesinde buyurur: “Onların kalbleri vardır, onlarla kavramazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler, kulakları vardır, onlarla işitmezler.” (A’raf, 179)  

Maksat Allah’tan gelen hadiselerin, musibetlerin perde arkasını iyi okumaktır. Hazret’in (k.s) ifadesiyle insanın ayağına batan dikenin sebebini dahi bilmesi gerekir. Hazret’e (k.s) halifesinden bir mektup gelir. Halifesi çok hasta olduğunu söyler ve bunun için ne okuması gerektiğini sorar. Meseleyi hastalık olarak görmez, ben bu manayı nasıl algılamalıyım diye sorar. Hazret şu cevabı verir:

“Senin burada anlayacağın mana şudur; bilesin ki sana en yakın olan bedenin dahi Allah istemedikçe sana itaat etmez. Bilesin ki bütün bedenin ücretini veren Allah’tır. Ve sen eğer Allah’a asi olursan Allah istediği andan itibaren sana en yakın olan insan dahi seni yalnız bırakır. Demek ki her şey Allah’ın elindedir, her şey O’nun kontrolündedir. Midene bir bak, eline bir bak. Ayaklarına bir bak, başına bir bak, bunlar sana itaat etmezler. Allah bazen bu tür hastalıklar verir ki bütünüyle Allah’a karşı tevekkül sahibi olun, Allah’a yönelin. Allah abdini bu şekilde görmek ister.”

Başımıza gelen musibetten, sıkıntıdan okumamız gereken mana budur. Diğer bir manası ise sıkıntı, musibet; insanın taksiratını temizler, günahlarına mağfiret sebebi olur. Eğer taksiratı yok ise, bir veli ise o musibet sebebiyle bir dereceye hâsıl olur. Mesela Seyda Fadlullah (k.s) şöyle ifade ediyordu ki- bana bunu söylerken hastanedeydi, vakit gece yarısıydı, ameliyattan çıkmıştı, ciddi manada rahatsızdı, seccadesinin üzerinde oturmuştu: “Ya Rabbi, sana hamdü senalar olsun, sana ne kadar şükretsem azdır. Şu rezil abdini yerde bir paspas yapmakla, yerde süründürmekle bana acziyetimi tattırdın, halikiyetini bana hissettirdin. Daha önce de biliyordum ama ben bu kadarını bilmiyordum, tam hazmetmemiştim. Ya Rabbi bana abdiyetimi hissettirdiğin için sana binlerce hamd ve şükürler olsun.”

Bakın, buradan insanın çok büyük manalar çıkarması lazım. Onun için hastalık hâletinde olan bir insanın manevi ufku Allah’a çok yakındır. Çünkü o insan bütün esbaplardan ümidini o esnada keser. İnsan musibeti, sıkıntıyı bu şekilde okursa, Allah nezdinde okuması gereken manayı okursa o insanın sevgisi yükselir. Demek ki her şey Allah’ın elindedir, bizler O’nun abdiyiz, her şeyimizi veren Allah’tır. O dilemezse hiçbir şey olmaz, O dilemezse bize en yakın olan bedenimiz dahi bize itaat etmez.

Musibet ve sıkıntılar ile günahımız varsa temizlenir, günahımız yoksa mertebe verilir. Başımıza gelen hastalık, musibet, sıkıntı aslında Allah’ın bir lütfüdür. Peygamberimiz (s.a.v), “Musibetin en fazlası peygamberlere, ardından asfiya, evliya ve sonra derecesine göre insanlara gelir.” buyurur. Aslında o bela, musibet insana bir şeyleri hissettirme, ruhunda bir şeyleri tetikleme adına verilir.

Soru: Eşlerle olan sıkıntıları da mı aynı şekilde yorumlamak lazım?

            Dünya tabii ki bizim için bir imtihan yeridir. Her an, her saniye her hali okumamız lazım. Elbette ki Allah Teâlâ: “Siz iman ettiğinizi söylüyorsunuz ama bunu tespit etme adına, melaikelerin bunu görmesi adına ben sizi tercih ettim. Dünyada başınıza bazı şeyler gelecek. Bunları bir imtihan olarak görmeniz lazım.” diye buyuruyor. Bir insan zenginlikte iken her şey hoştur, asıl mesele yoklukta, sıkıntıda belli olur. Yani bir insan fakirlik hali içerisindeyken acaba hakikaten mesela bir tasavvuf hizmetine ehemmiyet veriyor mu?

Seyda Fadlullah’ın ayağı kırılmıştı buna rağmen hizmetini yapmaya devam etmişti. İnsan böyle bir sıkıntı halindeyken bile samimi midir? O refah döneminde söylediğimiz şeyler sıkıntılı dönemimizde de geçerli mi? Elbette bu manada Allah ispat etmek ister. Kime ispat etmek ister? Mahlûkata, melaikeye. Âdem’in çocukları meleklere halife olma noktasında niçin tercih edildi, melekler üzerine niçin tercih edildi? Bunun ispatı anlamında Allah Teâlâ dünyayı yarattı ve insanı değişik imtihanlara maruz bıraktı. Tabi bu değişik imtihanlar içerisinde açlık var, sıkıntı var, çocuğunu kaybetme var. Gözbebeği saydığınız ayetin ifadesiyle çocuğunuzu kaybetme, alın teri ile kazandığınız malınızı kaybetme var. Şeytan ve nefsin değişik vesveselerine maruz kalma var.

İnsan eğer ehli ilimse belli seviyeye geldiğinde, şeytan ve nefsin değişik hücumlarına maruz kalabilir. O yolda basamakların en üst noktasında iken aşağı düşebilir. Tasavvufta belli bir yere kadar gelip de şeytan ve nefsin vesvesesine karşı kendini koruyamadığı için onuncu, yirminci veya yüzüncü basamaktan aşağı düşen insanlar vardır. Ehli velayet olanlarda bile bu böyle olabilir. Bu yüzden insan büyüklerin ipine sımsıkı sarılmalı, onların halleriyle hâllenmelidir. Başına gelen bir sıkıntıyı imtihan olarak görüp sabır göstermelidir ki sabır bunun için verilmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir. Siz bir musibet anında sabrınızı faaliyete sokarsanız sabır size Allah’ın rızasını getirir. Allah’ın rızası da o kadar basit bir şey değildir. İnşallah sizlerde ehli sabır olursunuz ve hizmetinize çok ehemmiyet verirsiniz. Çünkü ayetin ifadesiyle “Eğer siz Allah’ın dinine omuz verip yardımcı olursanız, yarın yardımsız bırakılmazsınız.” Bakın, Allah bunu söylüyor. Hutbelerimizde de “Ya Rabbi! Dinin nasırı olan, dinin hadimi olanlara sen de yardımcı ol.” duası vardır.

Siz yaptığınız bir işte Allah’ın rızasını işe katmadıysanız yarın sıkıntı anında Allah’a el açma hakkınızın da olmaması lazım ve o insan yardımsız da bırakılır, bunu kesinlikle bilin. Zenginlikte Allah’ı unutup, fakirlik esnasında Allah’ı hatırlıyorsanız ihtimaldir ki Allah’ın yardımını göremezsiniz. İnsan dünya hayatında bütünüyle hevasının, nefsinin isteklerini yerini getirip, bütün zamanını buna harcıyorsa sıkıntı sırasında da nefsinden, enaniyetinden medet dilesin. Böyle olan insan Allah’tan neden medet diler ki? Dileme hakkı yoktur.

Otuz yaşına kadar, kırk yaşına kadar hayatı sadece kendi isteklerine göre yaşamış bir insanın yarın yardımsız bırakılması ihtimali çok yüksektir. Ama bir insan büyüklerin, Saadat-ı Kiram’ın yolundan gitmiş, o şahıslara benzeme noktasında gayret göstermiş, hizmet etmeye gayret göstermiş, aynısını yapamasa bile gayret göstermiş ise işte o insan onlardandır.

Hadis-i şerifin ifadesiyle “Kim kime benzemeye çalışırsa o, ondandır.” Elbette o insan onlarla beraber haşredilir; onlara gelen istiaze, yardım tek tek o kalplere de gelir. Ben o kanaatteyim ki; büyük bir zatın sofrasına bir tabak yemek dahi gelse, o zat o tabaktakini sofrada olanlarla paylaşır. Manevi âlemin sofraları da böyledir. Allah dostlarına ikram eden Allah’tır, onlar Allah’ın misafiridir; Allah’ın ikramı da insanların ikramına benzemez. O saraya, Allah’ın sarayına davetli olan Saadat-ı Kiram kendi misafirlerini de oraya çağırırlar. Kendileri tek gidip de cemaatlerindeki insanları bundan mahrum bırakmazlar. Onlarda muazzam bir vefa vardır. Yani bir Seyda-i Taği, bir Hazret ahirette Peygamberimizin (s.a.v) sarayına misafir oluyorlarsa kesinlikle bütün halifelerini, etbalarını, saliklerini, müritlerini, hepsini davet ederler. Ama yeter ki insan onlara benzeme noktasında samimi olsun, ciddi olsun, riya işin içinde olmasın. İşin içine enaniyet girerse kopma olur. Allah selamet versin.

            Herkesin kendine bir vaad vermesi lazım, yemin etmesi lazım. “Ya Rabbi! Ben dünya hayatında iken çok mal edindim; kendim için, nefsim için çok çabaladım. Senin verdiğin bütün enerjiyi kendim için harcadım, senin düşmanın olan nefsim için harcadım. Otuz yıldır, kırk yıldır senin kendine düşman ilan ettiğin, sana asi olan nefsimin köleliğini yaptım; onun hizmetinde bulundum, o ne istedi ise onu yaptım; bir gün bile onun isteklerine muhalif olmadım; onu görmemezlikten gelemedim. Senin düşmanın olan şeytanın ve nefsimin esiri oldum. Ya Rabbi! Bundan sonra ben sana rücu edeceğim, sana dönmek istiyorum, tevbe edeceğim. Senin abdin olacağım, sana hizmet edeceğim, senin hoşnut olduğun ne varsa onu yapacağım.”demesi lazım.

Allah’ın hoşnut olduğu şey Saadat-ı Kiram’ın yaptığı irşad vazifesidir. İrşad çok önemlidir. Allah’tan habersiz olan insanlara Allah’ı bildirmek çok önemlidir. Bu manada insan “Ya Rabbi! Gayret edeceğim, çaba göstereceğim. Otuz yıldır nefsime yaptığım hizmet ne ise aynısını bu sefer sana yapacağım. Ben senin kölen olacağım. Sana köle olmanın hakiki hürriyet olduğunu ben gördüm. En azından elli insanı, yüz insanı seninle buluşturmak için gayret göstereceğim. Daha önce enaniyetimin, nefsimin kölesi iken nefsim bana emrediyor ve diyordu ki: “Şu filmden bahset, gıybet et.” Bunlar hep şeytanın, nefsin emirleriydi, ben bu emirleri yerine getiriyordum. Dolayısıyla insanların kalplerini ifsad ettiriyordum, Allah’tan uzaklaştırıyordum. Ama ben bu gün sana yöneliyorum, tevbe ediyorum. Bu sefer ben insanları senden uzaklaştırmak için değil sana yaklaştırmak için çalışacağım.”demelidir.

Eğer siz böyle bir ahd yaparsanız ve bunda da samimi olursanız başaramasanız dahi Allah nezdinde yapmış gibi sevap kazanırsınız. Böyle olursanız çok kıymet kazanırsınız, bu Allah’ın çok hoşuna gider. Nefsinin kölesi olmuş, bundan ağzı yanmış ve farkına varmış olan bir insan “Ey nefs, yeter. Sen bugüne kadar hep bana kötülük yaptın, yazık bana. Artık ben senden ayrılıyorum, hakiki kurtuluş burası. Ben cennete girmek için Allah’ın kapısını çalacağım. Ben senden, cehennemden uzaklaşacağım.” demesi elbette iyidir ancak Allah’ın en çok hoşuna giden insanların hidayeti için faydalı olmaktır.

İslamiyet’te Müslüman müslümanın gıybetini yaparsa Allah da onu tenkit eder,  bu çok tehlikeli bir haramdır. Ölü kardeşinin etini yemek gibi tasvir edilir. Bir insanın ölü kardeşinin etini yemesi dışarıdan bakıldığında nasıl tiksindiriciyse, nasıl caniceyse gıybet eden kişi de böyledir. Allah yardımcınız olsun.

Hizmete ehemmiyet verin, bütün enerjinizi ona harcayın. Ve şunu da deyin, bu şuur sizde olsun: “Ya Rabbi! Otuz yıl, kırk yıl oldu. Bedenimin bütün ücretini sen veriyorsun, bedenimi de veren sensin. Rızkı veren sensin, çoluk çocuğumu veren sensin, mal-mülk veren sensin. Her şeyimi veren sensin. Sen istemezsen midem çalışmaz, sen istemezsen ayağım yürümez, gözüm görmez. Ama ben senin düşmanın olan nefsle anlaşma yaptım, anlaşmanın ötesinde adeta onun abdi oldum. Bugüne kadar ne istedi ise yaptım, onun memnuniyeti için çalıştım. O nereye git derse gittim, ‘filan haramı işle’ dedi işledim. ‘Haset etmekle, gıybet etmekle, haram işlemekle insanları Allah’tan uzaklaştır.’ dedi yaptım. Bugün tövbe ettim, senin kapına geldim, abdin olmaya, senin hizmetkârın olmaya geldim. Anladım ki hakiki hürriyet bu. Saadat-ı Kiram’a baktığın nazarla bana da bakmanı istiyorum. Onlar ne yaptı ise ben de aynını yapmaya gayret edeceğim. Onlar insanların kurtuluşu için çalıştılar ben de çalışacağım. Onlar hatmelerine ehemmiyet verdiler ben de vereceğim, evrad-ezkar yaptılar ben de yapacağım. Hülasa ne yaptılar ise aynısını yapma noktasında gayret göstereceğim. Ya Rabbi! Onların safında bir fert olarak beni de gör.”diye dua edip bu gayret içinde olun.

            Allah muhabbetinizi artırsın, Saadat-ı Kiram’a olan muhabbetinizi artırsın, muvaffakiyetler versin. Bir cemaat içerisindeyseniz, cemaat sizden istifade ediyorsa kalbinizin o esnada merkezle irtibatı vardır, kalbinize feyz ü istifade gelir. Cemaatte olan insanlar da kalplerini biraz açarlarsa onların kalplerine de feyz ü istifade gelir. Sohbette de esas budur. Büyükler bir baz istasyonu gibidir. Herkesin elinde bir telefon var, bir radyo var. Onun ibresiyle oynar, belli bir frekansa getirir ve oradan sinyal gelir. O radyonun önünde ne kadar cemaat varsa o güzel nameler onların kulaklarına da girer. Ama insan kulağını tıkarsa radyodan gelen sesi işitemez. Veyahut radyonun ibresini o frekansa getirmez, rabıtasını yapmazsa, o zaman iki tarafta istifade edemez.

 

ezan