|
12 Ocak 2011
HANGİ ÂLİMİN GÖRÜŞÜNE İTİBAR EDECEĞİZ?
De ki: «Ey insanlar, biliniz ki, ben sizin hepinize Allah'ın gönderdiği peygamberiyim. O Allah ki bütün göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O'ndan başka tanrı yoktur. Hem diriltir, hem de öldürür. Onun için gelin Allah'a ve peygamberine iman edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelamlarına inanan o okuyup yazması olmayan peygambere de. Uyun ona ki, kurtuluşa erebilesiniz.
İslamiyet hususi rahle tedrisatında öğrenilir, medreselerde öğrenilir, hakiki âlim ve mürşitlerden öğrenilir. İslamiyet televizyondan öğrenilmez, çünkü çoğu insan vardır ki televizyona çıkar size Allah'ı anlatır, ağlar, sizi de ağlatır ama Allah için anlatmaz ya reytingin peşindedir, ya da maaşının peşindedir. Allah için gel bir mevzuu bize anlat desen belki anlatmayabilir, dolayısıyla emin insanlar olmayabilirler. İnsanın teminat ve icazet verilmemiş her alimi dinlememesi gerekir. İslamiyet de ilim bir hiyerarşi ile devam etmiştir. Her zaman hocanın, talebesine teminatı ile gelmiştir. Hz. Resul gelmiş bir davada bulunmuş. O’nun teminatını kim veriyor? Allah (c.c) veriyor. Neyle veriyor? Resûlullah’ın elinde Kuran-ı Azîm-üş Şân gibi bir belge var ve meydan okuyor “Ey insanlar! Ben Allah’ın elçisiyim. Benim üzerimde Allah’ın teminatı var, söylediğim şeyler haktır, doğrudur. Teminatım elimdeki Kuran-ı Azîm-üş Şân’dır.Şüpheniz varsa alın bakın.”
Hz. Resul kendisinden sonra Hz. Ebû Bekir’e teminat veriyor, O’da Selman-ı Farisî’ye teminat veriyor, o zamandan bu güne dek mürşid-i kâmil olan zatlar hep bu teminatla vazifelenirler. Nurşin ise bugün Türkiye’de hizmet eden bütün cemaat üstadlarına teminat veriyor, dolayısıyla bizzat o ailede o zürriyette Seyda Tağî’ye teminat vermiş biri bunları size söylüyorsa insanın itimat etmesi lazım. Çünkü hadis ilminde sahih hadisin teminatı Hz. Resul’e kadar gidiyor, ravileri doğru olduğunu söylüyor bu silsile yolu ile Hz. Resul’e kadar gidiyor. Ama bugün bizler maalesef birisi güzel konuşsa, hitabeti güçlüyse nerede olursa olsun, kimin adına çalışırsa çalışsın acaba Müslüman mı dır? Hıristiyanlar namına mı Yahudiler namına mı çalışıyor, fasık mıdır hiç kimse buna bakmıyor. Yani söylediklerinin doğru olup olmadığının teminatını kim veriyor? Hiç kimse bunları araştırmıyor.
(Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre) Resulullah (s.a.v):
“Yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.”
Ahir zaman fitne fesat zamanıdır onun için Hz. Resul “Ahir zamanın fitnesinden Allah’a sığının, o zamanda çok fitne fesat olacak. İslamiyet çoğu yerde bilinecek ama hangi zümrenin doğru olduğunu, kimin doğru söylediğini insan bilmeyecek. Çünkü herkesin ağzından farklı bir şey çıkacak.” uyarısında bulunmuştur.
İslamiyet 1400 seneden beri nasıl gelmişse hangi yoldan gelmişse, insanın o yolda bulunması gerekir. Şeyh Abdülkadir Geylani, İmam Rabbani, Seyda-i Tağî, Gavs-ı Hizan, Mevlana Halid-ı Bağdadî, Şah-ı Nakşıbend Hazretleri ve Onlar gibi binlerce milyonlarca veli, aktab, üstad olan bu insanların (hâşâ) hepsi yalancı veya hepsi o yola bilmeden girmiş olabilir mi? Bu zatların hepsi “Biz bile kendimizi tasavvuf olmadan kurtaramıyoruz ki sizlerin muhakkak bu yola dâhil olması lazım.” diyorlarsa onlara kulak vermek lazım, televizyona çıkıp orada burada konuşanlara kulak vermemek lazım. Onların kimin namıyla konuştuğu belli değildir. Onların farklı hesapları olabilir, onlar bizi bölmek parçalamak isteyebilirler. Mesela bugün Kuran-ı Kerim’i direkt siz okuyun, Kuran’dan hüküm siz çıkartın, niçin Ebû İmam Hanefi, İmam Şafi’yi dinliyorsunuz diyenler bile mevcuttur.
Hâlbuki bugün Türkiye’de bir anayasa bile tartışılırken bizler tartışmıyoruz, hukukçular tartışıyor. Bu nedenle bizlerin muhatabı hukukçulardır. Kaldı ki İslamiyet’i herkes kendi bakış açısına göre yorumlayamaz. Farklı çaplar farklı bakış acıları olabilir ama herkes darmadağınık fikirlerle kendine göre bir yorum çıkarırsa ortaya milyonlarca din çıkar, onların yapmaya çalıştığı işte budur. Müslümanın uyanık olması lazım. Koskoca İmam Ebû Hanefi’ye bu kadar âlim itibar etmiş, onlar içtihad kapısı kapanmış diyorlarsa, fıkıh konusunda elbette bizim üstadlarımız onlar olacak, akaid inanç noktasında imamımız İmam Maturidî olacak, tasavvuf ki Hz. Resul’ün iç dünyasına bakar. İnsanın da iç dünyasının durumu, ruhuna bakan bir ilimdir ve elbette bizim imamlarımız bizim muhatabımız olacak, yoksa bizler kimiz ki İmam Şafi gibi İmam Ebû Hanefi gibi halife noktasında bu kadar yüksek bir ilme sahip olup onları önümüzden çıkartıp, direkt Kuran ve hadis ile hüküm çıkaracağız. Elbette Kuran ve hadis okuyacağız, ama onların yorumlarına bakacağız, onlar nasıl uygun görüyorsa öyle olacak yoksa bugün bazı Kuran yorumları insanın küfrüne sebep olabilir.
Bugün bazı insanlar vardır ki çıkıyorlar Kuran onlara kalsın, kitap onlara kalsın ama Kuran’ı biz yorumlarız diyorlar yani Kuran’ın manasını biz kendimize göre veririz diyorlar. Bu insanlar zahiren müslüman gibi gözükse de alt zeminleri kaygandır. Müslüman çok uyanık olmalı, bu nedenle sohbet edilen her yere gidilmez, sohbet eden insanların teminatları yoksa onlar dinlenmez. İslamiyet teminat üzerine gelmiştir. Hz. Resul Hz. Ebû Bekir’e teminat vermemiş olsaydı Sahabe-i Kiram O’na itibar etmezdi.
Dolayısıyla silsile yoluyla bugün bizimle Hz. Resul arasında 45 silsile vardır. O, onun teminatını vermiş, Hz. Ebû Bekir, Selman-i Farisi, Kasım bin Muhammed, Cafer-i Sadık, Ebû Yezid Bestami, Ebû Hasan Harakanî’den geliyor Şah-ı Nakşıbend, Şeyh Abdülkadir Geylani, İmam Rabbani, Gavs-ı Hizan, Seyda-i Tağî. Seyda-i Tağî döneminde ise bugün bütün üstadların teminatını o verir. Dolayısıyla bir Nurşin sohbetinde bulunmak insan için en elsem, en doğru bir yer olması gerekir. Onun için sohbetlere mümkün derece katılması gerekir, insan sohbetlere gelmez sürekli ehli dünya ile olursa insanın ukba dediğimiz insanlarla beraber olmazsa ihtimaldir ki nefs, şeytan ve dünya insanı alıp kendi tarafına çekmesi çok kolaydır. Bu nedenle insandaki aşkın, muhabbetin, duyguların tazelenmesi için haftada en az bir ya da iki kez mutlaka sohbete gitmesi gerekir.
Biz sohbetlerimizde Hz. Resul’den bahsederiz ama Hz. Resul’ü direkt anlayamayız, çünkü o çok yüksek bir makamdadır. Ama bugün onun şemailine giren, payidarlığını yapan, iç dünyasını yaşatan ve size yansıtan büyük sadatların menkıbelerini kıyas vasıtası ile anlatabiliriz. Şöyle ki ben Seyda gibi bir zatı tanımamış, görmemiş, davasındaki sadakati, Allah Resulü’ne olan aşkı muhabbeti, etrafındaki insanlara olan merhametini görmemiş olsaydım Hz. Resul’ü sadece kitapta okuduğum şekilde anlamaya çalışsaydık Hz. Resul’ü kesinlikle anlayamazdık. Seyda gibi bir zatı tanıyan insan, Seyda’nın bütün yüksek ahlakı Hz. Resule nispeten bir damlanın, bir okyanusa nispeten büyüklüğü anca olabilir ya da olamaz diye düşünür. Çünkü Hz. Resul’ü bir okyanus gibi görmek lazımdır. Kendi gözümüzde büyüttüğümüz sadat-ı kiramın menakıblarını okumamız ile onlar aslında birer adımdır ve o vasıtayla Hz. Resul’ün ne kadar büyük olduğunu görebiliriz, kitaplar Hz. Resul’ün sadece dış hayatını anlatabilir mesela Sahabe-i Kiram Hz. Resul’ü farklı anlatıyor, onlar Hz. Resul’ün namaz kılarken göğsünden kaynama sesi duyduklarını söylerler.

Buradan neyi anlıyoruz; kitabın verdiği kadarını anlatabiliyoruz. Bu şuna benzer; bir insan ile arkadaşlık kurmanız, onun iç dünyasını tanımanız ayrı bir şeydir; bunu ifade etmeniz başka bir şeydir. Güzel bir yemek yersiniz ama bunu kelimelere dökmek zordur, kelimelerle ifade ederek hissettiklerinizin milyonda birini karşınızdakine hissettiremezsiniz. Onun için Hz. Resul’ü anlamak için Sahabe-i Kiram var, Sahabeden sonra Tabiin var.
Seyda’ya kalp ameliyatı yapılacaktı. Kalbi yarıldı, göğsü çıkarıldı, sonra kalbine müdahale edilemeyip tekrar kapatıldı, yoğun bakıma çıkarıldı. Aradan iki gün geçtikten sonra yanına girebildim. O kadar bitkin haldeydi ki ben onu tanıyamadım, Seyda bu dediler, çok rahatsızdı gözleri kaymıştı. Yanına gidip, nasılsın dedim. Seyda ağzını açar açmaz çok kısık bir sesle “ Oğlum benim halim perişandır, çok büyük bir sıkıntı içerisindeyim.” dedi. Bende zannettim ki kalp ameliyatı yapılmış ardından kalbine müdahale edilemediği için bir de göğsü kapatılmış doktorda ona demiş ki işte sen öleceksin, çaren yok bu şeklide yaşayacaksın, ben zannettim ki bunlardan dolayı üzgün. Ama bana dedi ki “Oğlum burada pencere yok, namaz vakitlerini karıştırdım bana saatte vermiyorlar, ben öğle namazını altı defa kıldım vakti bilmiyorum sabah mıdır akşam mıdır? Bunun için halim perişandır.”
Bakın bunun bir insan düşünün ki o kadar yara bere içerisinde doktorun yaşama ihtimalin yok öleceksin demesine rağmen gözünü açar açmaz ilk aklına gelen düşüncesinde sadece ibadet var. Allah namına bizlerinde öyle olması bu telaşı hissetmesi gerekir.
Peygamberlerin, evliyaların, asfiyanın dünyaya geliş nedenleri insanların hidayeti, irşadı tasavvufu için çalışmalarındandır. Bir evliyanın bu dünyada kalma nedeni hizmettir, Seyda’nın bin tane canı olsaydı deselerdi ki İstanbul’un filan yerinde bir insan hidayete erecek, namaz kılacak o hasta haliyle ona gider, ayağına kapılırdır, taş atılsa dahi başını eğerdi. İslamiyet için her birimizin böyle hadım olması gerekir. Çünkü Hz. Resul “Bir cemaatin efendisi o cemaatin hizmetkârıdır.” buyuruyor. Eğer burada insan bu hizmeti yaparsa Allah Teâlâ onu ahirette üstün kılacaktır. Eğer siz bu hizmeti yaparsanız Hz. Resul ile meslektaş olursunuz. Çünkü onların hepsi hizmet için gelmişler, bu yolda hadım olmuşlardır. İnsanların hidayeti ve tasavvufa dâhil olmaları için bu uğurda başları yarılmış, belki suikastlara maruz kalmış, ölümle burun buruna gelmelerine rağmen hiçbirisi bir adım dahi geri atmamıştır.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




