SEYDA FADLULLAH HAZRETLERİ /Müslümanın Kalbi ve Gaflet

 

MÜSLÜMANIN KALBİ VE GAFLET

 

Müslüman’ın kalbi Allah'ın tecelligâhıdır. Bu yüzden gafletten uzak olması lazımdır. Müslümanın kalbi gaflette ise şeytan muhakkak ona vesvese verir. Ayet-i kerimede, Nas Suresi’nin tefsirinde “hannas” şeytanın bir ismi olarak geçer. Onun bir burnu vardır. İnsanın kalbine bakar, eğer insanın kalbi zikir hâlinde ise o şeytan oradan kaçar. Onun ismi Hannas’tır. Eğer insanın kalbi zikir etmediği zaman, gaflette ise şeytan ona vesvese verir.

 

Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) hacca gittiği zaman Mekke’de tavaf etmiş, yorulmuştur. Oturmuş Kâbe’ye bakmakta idi, çünkü Kâbe’ye bakmak da ibadettir. Birisinin sırtını Kâbe’ye vermiş olarak kendisine baktığını fark ediyor.  O zaman onun kalbinden şöyle geçiyor: “Sübhanallah, bu adam, insanın Mekke’de iken Kâbe’ye bakmasının da bir ibadet olduğunu âlimlerden hiç duymamış mı?” Dolayısıyla insan sırtını Kâbe’ye vermemeli. Bunun üzerine o mübarek zat, Mevlana Halide (ks) işaret ederek onu yanına çağırıyor. Mevlana Halid (ks) bu adamın yanına gidiyor ve o adam ona diyor ki: “Sen niye bizim işimize karışıyorsun? Mekke-i Mükerreme’nin halkına karışma diye sana kimse demedi mi?” Mevlana Halid: Ben sana karışmadım, kalbime vesvese geldi, bu da benim elimde değildir. Fakat bunun hikmeti nedir? Sırtınızı Kâbe’ye vermiş olarak bana bakıyorsunuz.” Mübarek zat diyor ki: “Hikmet şudur; senin kalbin Müslüman kalbidir. Allah’ın tecelli yeridir. Ben Allah’ın tecellisinin yerine bakıyorum.”  Demek ki Müslüman kalbine dikkat edecek. Yemek yediği vakit “Bismillah” çeksin ki o yemek gafletle içerisine girmesin. Şayet hatırlamazsa yemeğin ortasında “Bismillahi min evvelihi vel ahirihi” , sonunda hatırlarsa “Bismillah min evvelihi (yani evvelinden bismillah)” desin.  Çünkü şeytan, Müslüman yemek yerken, Bismillah çekmezse onunla birlikte yemek yiyecektir. O zaman yediği yemeği gafletle yemiş olur ve kalbi kararır. Fakat Bismillah çekerse, şeytan o yemekten uzak olur ve Müslüman da gafletten kurtulmuş olur. Kitap diyor ki: İbrahim Nebi(as), rüyasında şöyle gördü; Ya İbrahim! Sen oğlunu keseceksin, diye Allah O’na emretti. Sabah, oğlu Hz. İsmail’e: “Rabbülâlemin(Âlemlerin Rabbi), bana oğlunu keseceksin, diye rüyamda emretti.” dedi. Hz. İsmail şöyle cevap verdi: “Rabbülâlemin seni kendine Halil yani kendine dost etti. Senin ismin Halilullah’tır. İnsanın dostunun yanında yatması edebe uygun mudur ki yatsın? Yani sen Allah’ın dostuydun, nasıl yattın? Sen yattığın, uzanıp uykuya girdiğin için Rabbülâlemin de sana oğlunu keseceksin diye ceza verdi. Bu emri yerine getir, ben izin veriyorum. Çünkü sen kesmezsen günah olur.” Demek ki insanın başına gelen belaların, musibetlerin %99’u insanın taksiratından, hatası, günahı ve gafletindendir. Rabbülâlemin ona musibet verecektir ki o kul da Allah’ı hatırlasın ve tövbe-i istiğfar etsin. Biz maalesef gafletteyiz, acaba hangimizin kalbi Allah’ın tecellisinin yeridir, dünyanın muhabbetinden ve gafletten uzaktır? Öyle bir hâl bu zamanda yok değilse bile çok azdır. Fakat çok büyük zatlar da vardır. Allah bizi onların hatırına affetsin inşallah.

 

 

Saadatı Kiramın Büyüklüğü

 

Seyda-i Taği (ks)’nin bir münkiri varmış. Ondan çok sıkıntılıymış, yolda ona rastlıyor. Orda münkir, Seyda-i Taği (ks) ve cemaatini görmemek için hemen yere kapanıp gözünü kapatıyor. Seyda-i Taği (ks) ise atının üzerindedir, atıyla oradan geçiyor. Aradan zaman geçtikten sonra Şeyh Fethullah’a (ks) diyor ki: “ Falan adam vefat etti, imanını kurtardı, elhamdülillah.”  Şeyh Fethullah (ks): “Kurban, o senin müridin değil münkirindi. Onun öldüğünden nasıl haberin oldu?” diyor. Seyda-i Taği (ks): “ Biz filan zaman da, Bitlis’ten Nurşin’e dönerken yolda o adama rastladık. Biz o adamın yanından giderken benim atımın gölgesi onun üzerinden geçti. Saadat-ı Kiram (büyük evliyalar) o kadar hayır ehlidir.” Onların gölgesi hangi insanın üzerine düşerse, inşaallah onlar sekerat anında (ölüm vakti) o insanlara yardım edecektir. 

 

 

Sohbet

 

Seyda Molla Muhyeddin (ks), bana izin verdiği zaman ben çok kötü oldum. Dedim ki: “Kurban, ben bu işe layık değilim.” Bana şöyle cevap verdi: “ Senin amcan Şeyh Maşuk (ks) Şah-ı Hazne’nin (ks) yanında iken orda tarikat izni verdiği zaman, Şah-ı Hazne (ks) ona dedi ki: “ Maşuk sana izin verdim, senin işin tamam.” Şeyh Maşuk (ks) dedi ki: “ Kurban, ben bu işe layık değilim, bu nasıl oldu? Şeyh Ahmedil Haznevi (ks) ona dedi ki: “ Ne ben Gavs-ı Hizan’ım (ks), ne de sen Abdurrahman-ı Taği’sin (ks). İkimizin gücü de budur.”  Ben dedim ki: “Kurban, hâşâ ben itiraz etmiyorum, fakat konuşma kabiliyetim de yoktur.” Seyda Molla Muhyeddin (ks) dedi ki: “ Fadlullah, Hz. Diyaüddin (ks), Şeyh Muhammed Selim’e izin verdiği zaman Veysel Karani de izin vermiş. Orada senin gibi o da: “ Kurban bana izin veriyorsunuz fakat ben de konuşma kabiliyeti yoktur.” demiş. Fadlullah, Şeyh Muhammed’de (ks) senin gibi söyledi. Hazret şöyle cevap verdi; sizin nefesiniz çok büyüktür. Yani sizin meseleniz bir arıcı meselesi gibidir. Arıcının biri varmış, tek bir kovana sahipmiş. Gece gidip başka kovanlardan bal çalıp getirir, kendi kovanına koyarmış. Sabah tenekeyle kovanından bal çıkarır ve arılara şöyle dermiş: “ Vız vız sizden bal bizden.” Tarikata girdikten sonra ben de size öyle diyorum, hepiniz vız vız, sohbet yaparsınız, Saadat-ı Kiram’dan bahsedersiniz, inşallah Rabbülâlemin sizin vesilenizle Müslümanlara hidayet verecektir. Hadis-i Şerif vardır; Resul-i Ekrem (sav) diyor ki: “ Kim ki birinin hidayetine vesile olursa, bir insanın Uhud Dağı kadar altını sadaka vermesi gibi sevap alır.”

 

 

Cemaatin Önemi

 

Müslümanın cemaat ehli olması lazımdır. Hadis-i Şerif’te: “ Bir Müslüman namazını cemaatle kılarsa, onun namazına 1–25 ya da 27 kat sevap verilir.” Demek ki insan cemaat olursa onun ibadeti 25–27 kat fazla oluyor. Sebebi, cemaatin artması İslamiyetin arttığını gösterir ve Müslümanlar da kâfirlere karşı güç kazanır.

 

Hz. Resul-i Ekrem (sav) Miraç’a çıktığı zaman Miraç’ta Rabbülâlemin 50 vakit namazı O’na hediye etti. Bir kat aşağı inince Hz. Musa (as) ile görüştü, Hz. Musa (as) sordu: “Rabbülâlemin size ne hediye etti?” Resul-i Ekrem (sav): “ Ümmetime 50 vaki farz namazını hediye etti.” dedi.  Hz. Musa: “ Senin ümmetin bunu yapmayacaktır. Ben senden evvel gelmiştim, insan ibadette gevşek davranmaktadır. Geri dön, Allah’tan ricada bulun, bunu hafifletmesini iste.” 40’a iniyor, 30’a, 20’ye, 10’a ve en son da 5’e düşüyor. 5 olunca Allah-u Teala(cc), 1’e 10 veriyor ve yine 5 vakit namaza 50 vakit sevabı bağışlıyor. Cemaatle kılınırsa o namaz, 25 kat fazla sevap kazanmış oluyor. Cemaat bu kadar önemlidir. Hanefilerde sadece erkekler kılabilir. Fakat Şafi mezhebinde hanımlarda da imamlık-cemaat vardır.

 

Bir gün Resul-i Ekrem (sav) Sahabe-i Kiram’a (büyük sahabeler) şöyle diyor: “ Siz Cennetin bahçesinde gezerken oradan otlayın.” Soruyorlar: “ Ya Resulullah! Cennetin bahçesi nedir, onun otu nasıldır?” diyor:  “ Cennetin bahçesi cemaattir, zikirdir. Müslümanlar toplanıp cemaatle zikrederler, siz de oraya gittiğiniz zaman o zikre katılın.” buyuruyor.

 

Hadis-i Şerif’te: “ Müslüman odur ki; ya hayır söyler ya susar.” buyruluyor. İnsan, Müslüman, elinden geldiği kadar boş konuşmalardan sakınmalı, hayır söylemeli ve hayrı anlatmalıdır.

 

Ameller

 

Resul-i Ekrem (sav): “İnsan öldüğü zaman dünya ile hiçbir bağı kalmaz. Sadece şu üç şeyle alakası kesilmez; sadaka-i cari, veled-i salih, ilmi menfâ. İnsanın bu üçüyle alakası kesilmez.” buyuruyor. Manası şudur; İnsanın salih bir evladı olursa onun hayırlı işleri, ibadetleri, sizi hiç aklına getirmeden yapıyor olsa bile, yine sizin amel defterinize hayır, sevap olarak geçer. Diğeri sadak-i caridir ki insan bir hayır kurumunu yaptırırsa (cami, medrese, çeşme, vb.) ve bunlardan insanlar faydalanırsa orayı yaptıranı hiç bilmeseler bile yine onun amel defterine hayır olarak geçer. İlmi menfa ise insanlara fayda veren ilim demektir. Siz ilminizle insanlara faydalı oluyorsanız, onların yaptığı her hayırlı işe ortaksınızdır ve yine buradan da amel defterinize hayır yazılır.

 

Kişi tâbi olduğu mürşidin manevi evladı aynı zamanda talebesi, öğrencisidir. Mürşid müridine hayrı tavsiye eder, ona ameli, ibadeti telkin eder ve vesile olursa müridin kazandığı her hayır ve sevaba mürşidi ortaktır. Hayra vesile olan hayrı yapan gibidir. Müridin ameli güzel olmadığı zaman mürşidi hem fayda göremez, hem de üzülür. Aynı zaman da bu insan, mürit, başkalarına da güzel ve faydalı bir örnek olmamaktadır.

 

Hz.Diyaüddin (ks)’nin zamanında bir sulh varmış. Adamları sulh etmek için gönderiyor, adamları gidip geliyor ama barışmıyorlar. Hz.Diyaüddin (ks): “ Allah artık bizi alsın, bizim faydamız olmadıktan sonra dünyada daha niye duralım.” diyor.

 

 

Hz. Musa ve Azrail

 

Hz. Musa’ a (as) Azrail ruhunu almak için geliyor. Hz. Musa (as) biraz celalliymiş, Azrail’e tokat atmış. “Sen kimsin benim ruhumu alacaksın?” demiş. Azrail geri dönüp diyor ki: “ Ya Rabbi! Sen beni Hz. Musa (as)’nın ruhunu almak için gönderdin, o bana tokat attı.” Rabbülâlemin diyor ki: “ Git o kula de ki, elini bir öküzün üzerine koysun, elini kapladığı yerde ne kadar kıl varsa, onların sayısı kadar kendisine ömür verdiğimi söyle.” Azrail(as) Allahu Teala’nın bu emrini söyleyince, Hz. Musa(as): “ Ey Rabb’im sonra ne olacak?” diye sordu. Allahu Teala: “Ondan sonra yine ölüm.” diye buyurdu. Musa(as): “ O hâlde Azrail şimdi canımı alsın.” dedi. Kabrinin de Beyti Mukaddes’e bir taş atımı mesafede yakın olmasını niyaz etti. Çünkü Hz. Musa bu sırada Tiyh sahrasında bulunuyordu.

 

 

Saadatı Kiram’ın Büyüklüğü

 

Şeytan kişinin ölmüş anne babasının, nine ve dedesinin kılığına girecek, sağ, sol ve önden gelerek onun imanını çalmaya uğraşacaktır. Sağdaki şeytan diyecek ki:”Evladım ben senen evvel öldüm, baktım hak din İslam değil Hristiyanlıktır. Gel Hristiyan ol.” O zaman o kişi rahatsız olacak soluna dönecek. Soldaki şeytan diyecek ki:” Yalan söylüyor, ben senden evvel gittim, hak din ne Hristiyanlık ne de Müslümanlıktır, hak din Yahudiliktir.” O kişi ondan da rahatsız olduğu zaman öndeki şeytan diyecek ki: “ Eğer sen bana taparsan ben seni kurtarırım.” Rabbülâlemin  hangi insanın imanını kurtarmayı murad etmişse kendi Salih kullarının ruhaniyetlerini ona yardıma göndererek o Müslümanı şeytanın elinden kurtaracaktır.

 

Seydam vasiyet etti. Biz Baykan Camisi’ni yapıyorduk. Baykan Camisi’nin ustası Hz. Diyaüddin’in (ks) müridi idi. Bir gün camiye geldik baktık ki usta gelmemiş. Ben sordum, ustanın hasta olduğunu söylediler. Bunun üzerine onun yanına gittim, baktım, ciddi hastadır. Usta ile vedalaşırken “Seyda beni terk etme ben ağır hastayım.” dedi. Ben eve gideyim kahvaltı yapıp geleyim dedim. Bana “ Sen gelene kadar ben ne söyleyeyim, ne zikir yapayım?” dedi. Çok temiz bir insandı. Kelime-i tevhid çekmesini söyledim, en makbul zikir budur. Ben gittim, geldim, baktım sofinin rengi solmuş, ağlıyor. “ Sofi, hayırdır ne oldu sana?” dedim. Dedi ki:” Sen gittikten sonra rengi abus, pis, necis sakallı bir kişi yanıma geldi. Nedir senin o çektiğin diye bana sordu. Ben de ona, Seyda Molla Muhyeddin’in (ks) kelime-i tevhidi çekmemi söylediğini söyledim. O pis adam: “Sen hastasın, bu kadar uzun şekilde tekrarlamak sana zarar verir, tek bir defa “La İlahe” söyle “İllallah” deme.” dedi. Ben onun gibi yapayım diye niyetlendim. Hazret’in (ks) sesi geldi: “ O melundur (lanetlenmiş), onun söylediğini yapma, biz geldik.” O zaman o melun duman gibi pencereden uçup gitti. Kapı açıldı, Gavs-ı Hizan (ks), Seyda-i Taği (ks), Fethullah Verkansi (ks), Hz. Diyaüddin (ks) içeri girdiler. Yanıma oturdular: “ Molla Muhyeddin (ks) iyi bir âlimdir, onun sözü ne ise, o ne dedi ise onu yap.” Böyle binlerce şahit vardır. Tarikata giren insanlara Rabbülâlemin, o mübarek zatların ruhaniyetlerini sekerat anında gönderir ve onların imanını o zatların vasıtasıyla kurtarır. Kitaba göre hangi insan abdestli olarak sekerata girerse Hz. Cebrail onun sekeratında hazır olur. Demek ki Resul-i Ekrem’in (sas) mutabakatı faydalıdır diyoruz, işte budur faydası. Bir insan Resulün (sas) mutabıkı olursa o insandan Rabbülâlemin razı olacaktır.

Ayet-i kerime de böyle emrediyor: “Kul inküntüm tuhibbunallahe fettebiuni yuhbin kumullah” ( Kim Allah’ı severse Resul-i Ekrem’e tâbi olsun, o zaman Rabbülâlemin de sizi sevecektir.) Rabbülâlemin kendi mutabakatını, muhabbetini Resulün (sav) mutabakatına bağlamıştır. Bir insan bir sünneti yerine getirdiği zaman manen o insan Allah’ın rızasını kazanmıştır. Yine bir insan bir sünneti terk ettiği zaman Allah’ın sevgisini terk etmeye razı olmuştur. Allah’ın rızasını kazanmak isteyen sünnet-i seniyyeye tâbi olur, onu terk etmez. Kaldı ki Allah’ın emirlerini yerine getirmediği zaman o insan Allah’ın azabına müstahak olur. Fakat Allah azap eder veya etmez O bilir.

 

 

Allah Korkusu

 

Hz. Ömer (ra) zamanında mübarek ihtiyar bir sahabe varmış. Akşam yatsı namazında camiye gitmeye gücü yetmiyormuş. Genç, mübarek bir oğlu varmış, onu devamlı camiye göndermiş. Onun oğlu da mahbub, mübarek bir gençmiş. Yolda bir kadın ona musallat olmuş. Bir gün çocuk da kötü niyet ediyor. Kadının evine gidiyor. Kötülüğe niyet ettiği  zaman şu ayet-i kerimeyi hatırlıyor:” Elem ye……nillezine…amenu entehşehkulubuhüm zikrillah” ( Zaman gelmemiş midir ki Müslümanların kalbi Allah’ın korkusundan patlasın, zaman o zamandır.)Bu ayet-i kerime onun hatırına geldiği zaman o genç bayılıyor. O kadın o gencin ayağından tutarak onu yolun kenarına atıyor, benim başıma bela olmasın diye. Aradan zaman geçiyor, oğlan gelmeyince babası meraklanıyor.  Komşulara haber veriyor, komşular arıyor ve onu yolun kenarında buluyorlar. Eve götürüyorlar, üzerine su döküyorlar, oğlan gözünü açıyor. Babası: “ Oğlum sana ne oldu? diye soruyor. Oğlan:” Baba derdim büyüktür, beni konuşturma.” Diyor. Israr ediyorlar, oğlu anlatmaya başlıyor. Baba; inşaallah kötü bir iş yapmadın, diyor. Oğlan: “ Hayır, o an bir ayet sesi kulağıma geldi.”  Babası: “ Nedir o ayet?” diye soruyor. Oğlan hatırlamadığını söylüyor. Biraz sonra ise ayeti tekrarlıyor ve vefat ediyor Allah’ın korkusundan. O gece oğlanı defnediyorlar. Sabah Hz. Ömer haber alıyor ve babasını taziye etmeye geliyor. Birlikte oğlanın mezarına gidiyorlar. Orada Hz. Ömer şu ayet-i kerimeyi okuyor: “ Ve men hafe mekame rabbihi felehül cenneten”( Kim Allah’ın hükmünden korkarsa ona iki cennet vardır.) Oğlanın kabrinden ses geliyor: “ Sadakte ya Ömer( Doğrudur ya Ömer)”

 

       Ahir zamandır; fitne, iftira ve kötülük çoktur. Kalp Allah’tan korkmazsa her türlü işler, daha sonra küfre de girer. İman zayıf olduktan sonra küfre girip imanı gider de hiç haberi olmaz.

 

    Bir gün bir eşkıya varmış. Adamları bir sofinin yolunu kesip malı olan eşeği elinden alıyorlar. Aradan zaman geçiyor. Sofi o adamlara ağlayarak yalvarıyor: “ Ben fakirim, eşeğimi geri verin. O eşekle geçimimi sağlıyorum.”  Onlar da : “ Ağamız filan yerdedir. Onun yanına git, ancak ondan eşeğini alırsın.” diyorlar.  Sofi oraya gidiyor, bakıyor ki ağa Kur’an okuyor. O sofi diyor ki: “ Hey zalim, sen Müslümanların yolunu kesiyorsun bir yandan da Kur’an okuyorsun.” O ağa cevap veriyor: “ Sofi, insanın kötü işler yapması onun iyi işler yapmasına da engel olmaz.”  Aradan zaman geçiyor. O ağa Bağdat’ın çarşısında talan ediyor. Gece bakıyor bir binadan Kur’an sesi geliyor. Yukarıdaki ayet-i kerime okunuyor yine. ( Zaman gelmemiş midir ki insanların kalbi Allah’ın korkusundan patlasın.) Bu ayet o ağaya çok tesir ediyor. Pişman olup, topladığı malları dağıtıyor. Sonra gidip kümes gibi bir evde kalıyor. Kimseyle görüşmüyor. Kendisini Allah’a ibadet etmeye adıyor. İnsanın hatası hiç yok değildir. Fakat önemli olan günahtan pişman olup tövbe etmektir.

 

Nakşibendî Tarikatı

 

Seyda-i Taği(ks) hacca gittiği zaman Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret ediyor. Şeyh Fethullah(ks) de arkasından gidiyor. Şeyh Fethullah: “ Ben kendi kulağımla duydum, Resul-i Ekrem(sas) Seyda-i Taği’ye(ks); Rabbülâlemin senin tarikatına giren insanların sekeratını kolaylaştıracaktır, imanını kurtaracaktır diye müjde verdi.” Bu ne büyük nimettir ki biz de Seyda-i Taği’nin (ks) tarikatındayız. Fakat onların tarikatında nasıl oluruz? Bu Nakşibendî tarikatının gereklerini yerine getirirsek onlardan oluruz. Tarikatın temeli, gerekleri nelerdir? 1. Muhabbet, 2. İhlâs, 3.Teslimiyet.

 

                Bir insan Saadat-ı Kiram’ı sevmese, Şeyhini, mürşidini sevmezse, ben onların tarikatındanım diye ne kadar derse desin, onların tarikatında değildir. Nasıl ki insan Resul-i Ekrem’i(sas) sevmezse (hâşâ) ne kadar “ La ilahe illallah Muhammeden Resulullah” derse desin makbul değildir. Aynı zamanda bir insan bir şeyhin tarikatına girdiği zaman, o şeyhi herkesten çok sevmesi, onun emirlerini yerine getirmesi lazım. Verdiği emirleri de halisâne bir niyetle yerine getirmesi gerekir.

 

 

Hidayet

 

Bir gün Seyda-i Taği(ks) Murat Köprüsü yapılırken iki halifesini Ermeni köyüne gönderiyor. “Gidin ve oradan parasız çalışmak üzere ırgatlar getirin. “  “ Ermeniler gelir mi ki?” diye soruyorlar. Seyda-i Taği(ks): “ Evet, Seyda-i Taği söylemiştir, geleceksiniz deyin.”  Köyün muhtarıyla gidiyorlar. Köylüyü topluyorlar.  ” Bizi Seyda-i Taği gönderdi, siz köprünün yapımında ücretsiz olarak çalışacaksınız.” diyorlar. O Ermeniler: “ Bize biraz Seyda-i Taği’nin sohbetinden bahsedin.” diyorlar. Halifeler de biraz sohbet ediyorlar. Onların hepsi cezbeye geliyor. Halifelerden biri “ Acaba ben bunların hepsini Müslüman edebilir miyim?” diye düşünüyor. Çokça sohbet ediyor, ediyor. Derken bir ayet-i kerime işitiyor: “ Sen istediğin kişiyi imana getiremezsin, imanı veren Allah’tır.”  Halife ayet-i kerimeyi işitince kendine geliyor. Anlıyor ki hidayet Allah’tandır.

 

Ertesi gün Ermeniler toplanıp, Seyda-i Taği(ks)’nin köyüne gidiyorlar. O halife onlara: “ Madem siz Seyda-i Taği’yi bu kadar çok seviyorsunuz niye Müslüman olmuyorsunuz?” diye soruyor.  Onlar da: “ Siz Seyda’yı nasıl biliyorsunuz?” diyorlar.  Halife de onlara: “ Seyda büyük bir evliyadır.” diyor. Hristiyan Ermeniler diyor ki: “ Hayır siz bilmiyorsunuz, Seyda büyük bir peygamberdir.  Halife Seyda’ya gelerek Hristiyan Ermenilerin söylediklerini söylüyor. Seyda-i Taği(ks)” Onlar kâfirdir, ben onların öyle söylediklerini biliyorum. Fakat onlar kâfirdir, siz öyle demeyiniz.” Demek ki Allah-u Teala Seyda-i Taği(ks)’ye öyle büyük nimet vermiş ki kâfirler bile etkilenmiş.

 

Hatta kâfirin biri Seyda-i Taği(ks)’nin hatırına onun elli talebesine yiyecek-giyecek vermiş. O kâfir Seyda-i Taği ‘ye(ks) gelerek diyor ki: “ Ben bu kadar talebeye yardım ediyorum. Bunun benim ahretime bir faydası var mıdır?”  Seyda-i Taği(ks) cevap veriyor: “ Hayır, senin verdiğinin yüz katını Allah sana dünyada verir. Fakat ahirette bunun karşılığı yoktur. Çünkü siz gayrimüslimsiniz. Gayrimüslimin mükâfatı dünyadadır, ahirette yoktur.”  Bunun üzerine o kâfir yaptığı bu yardımı terk ediyor.

 

Hidayet Allah’tandır. Bizleri Müslüman olarak yaratan Allah’a çokça şükretmemiz lazımdır.

 

 

İbadetin Önemi

 

Dua, Müslümanın silahıdır. Sıkıntıda olan Müslüman, ibadetlerinden uzaklaşmak yerine, ibadetlerine daha sıkı sarılmalı, çokça dua etmelidir ki Allah bizi o sıkıntıdan kurtarsın. Resul-i Ekrem’e (sav), Hz. Cebrail (as) gelerek; “Ey Allah’ın Resulü, sana Allah’ın selamı var. Eğer istersen Uhud Dağı’nı altın yapacak ve nereye gidersen Uhud Dağı’nı senin yanında ayırmayacak.” Resul-i Zişan; “Hayır, ben istiyorum ki dört gün tok olayım Allah’a şükredeyim, üç gün de aç kalayım ki Allah’a yalvarayım.” İnsan devamlı tok olduğu zaman Allah’ı unutur. Resul-i Ekrem (sav) insanların örnek alacağı kişidir. Hareketleriyle, sözleriyle, hanımları ve arkadaşlarıyla bize örnektir. Eski âlimler sıkıntıya girdikleri zaman ibadetlerini hiçbir şekilde terk etmemiş; tersine ibadetlerini artırmışlardır. Resul-i Zişan (sav) nasıl diyor ki “Ya Rabbi! Ben aç kalayım ki sana yalvarayım.” Maalesef biz bunu örnek almıyoruz.

 

Elhamdülillah Rabbülâlemin bizleri Müslüman, ehl-i iman olarak dünyaya getirmiş, yaratmıştır. Ehl-i sünnet vel cemaat olarak yarattı. Ehl-i sünnet vel cemaat ise Resul-i Ekrem’in (sav) sünnet-i seniyyesine uyanlar, O’nun sünnetine bidat karıştırmayanlardır. Ve elhamdülillah bizlere Nakşibendî tarikatını nasip etti. Nakşibendî tarikatı o kadar mukaddes bir tarikattır ki, İmam-ı Rabbani(ks) bu konuda şöyle diyor:” Hz. Mehdi geldiği zaman dinlerden sadece İslamiyet, mezheplerden İmam-ı Azam’ın mezhebi yani Hanefilik, tarikatlardan da Nakşibendîlik kalacaktır.”

 

İnsanın “Ben tarikata girdim.” demesi yeterli değildir. Saadat-ı kiram şöyle emretmiştir: Önce saki olun sonra sofi olun.” Yani önce İslamiyetin emirlerini yerine getirmek gerekir. Müslümanın kendi yükümlülüklerini yerine getirecek kadar fıkıh yani dinin hükümlerini bilmesi vaciptir.

 

Hayâ edeptendir. Fakat dinin hükümlerini, gereklerini öğrenmede utanma yoktur. Sahabe-i kiram Resul-i Zişan’ın (sav) kapısına gidip O’nun mübarek hanımlarına şöyle soruyorlar: “Resul-i Ekrem’in (sav) gece yaşantısı nasıldır?” O mübarek hanımlar anlatıyordu. Sahabe-i kiram da bunları yazıyordu. Demek ki İslamiyet, Resulullah’ın (sav) sünnetini yaşamak ve dinin emirlerini yerine getirmekle olur. Kişi yüz bin defa “Hû” çekse fakat namaz nasıl doğru kılınır yahut cünüplükten nasıl kurtulacağını bilmese o çektiği zikirde bir hayır yoktur.

 

 

Anne ile Babanın Dinî Yükümlülükleri

 

Annelerin ilk vazifesi çocuğunun dini eğitimini almasını sağlaması yahut bu eğitimi bizzat kendisinin vermesidir. Kişi evladına dini eğitim vermezse ve o çocuk büyüdüğünde dine aykırı amellerde bulunsa, o çocuğun günahı kadar da anne ve babanın defterine yazılır. Yine hanımların kocalarıyla dine uygun olarak nasıl yaşayacaklarını bilmesi lazımdır. İnsanın sofi olması için öncelikle sakî olması gerekir. Yani kul olarak üzerine düşen görevleri bilmelidir. Eşine, çocuğuna, eş, dost ve akrabalarına karşı nasıl davranacağını bilmelidir. Resulullah (sav) buyuruyor: “Eğer birinin birine secdesi emrolsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.” Buna karşın erkeklerde dine uygun olarak hanımının hakkı ne ise öyle davranmalı, öyle muamele etmelidir. Hanımlar erkekler için bir meyvedir; kıymeti, değeri büyüktür. Kişi meyvesini iyi muhafaza etmezse o meyve bozulur. Erkek eşine aynı bunun gibi ilgi ve itina ile muamele etmelidir ki üzülmesin, incinip yıpranmasın. Her iki taraf da üzerine düşen görevleri tam olarak yaparsa İslamiyet güzel yaşanır.

 

 Namazın Önemi              

 

Gavs-ı Hizan’ın (ks) zamanından önce bir hanım yaşarmış. Çok saliha bir hanımmış. Onun kocası ise çok ahlaksız bir ağaymış. Bu bir gün bile kocasını kendisinden ayırmamış, kocasına devamlı nasihat edermiş, kendi de ibadetinden bir gün bile geri kalmazmış. Kocasını bütün kötü işlerden caydırmış. Kendi malı ve kocasının malıyla bir medrese yaptırmış. O medrese de çok büyük âlimler yetiştirmiş. İşte o medrese Medrese-i Takî’’dir. Orada Gavs-ı Hizan (ks), Abdurrahman-ı Taği (ks) yetişmiştir. Ve hâlâ Ramazanın 27’sinde Seyda-i Taği’nin ve halifelerinin evinde o hanımının ruhuna Kur’an-ı Kerim okunur. Aradan 200 sene geçmesine rağmen her sene aynı gecede onun ruhuna Kur’an okunur. Demek ki insan iyi olduğu zaman, Allah’a yakın oluğu zaman, onun faydası kocasına, çocukları ve tüm insanlara olur. Namaz kılan bir hanımın kocası ne kadar kötü olursa olsun, hanımının elinde pişen yemeği yediği için yavaş yavaş yumuşar, İslama yaklaşır. Fakat hanım namazsız olursa kocası evliya dahi olsa onun elinden yemek yediği için çok kısa bir süre de velilikten düşecektir.

 

Hz. Diyaüddin (ks) zamanında, sofinin biri Allah aşkından deli olur dağa çıkar. Onun hanımı Hz.Diyaüddin’in (ks) kapısına gelir ve derdini anlatır: “Ve ben şimdi çoluk çocuğumla ne yaparım?” Hazret de şöyle cevap verir: “Senin kocanın durumu aslında iyidir. Ama siz bu hâlinden dönmesini istiyorsanız namazsız birinin pişirdiği ekmeği getirin ve o ekmekten kocanıza 3 lokma yedirin. Kocanız o zaman o halinden dönecektir.” Bakın namazsız birinin zararı nasıldır?

 

 

Müslüman Çevresine Örnek Olmalıdır

 

Bir gün bir gayrimüslim varmış. Seyda-i Taği’ye (ks) âşıkmış. 40 sene talebelerin ihtiyaçlarını o karşılamış. Birisi ona gitmiş ve demiş ki:” Madem sen Seyda-i Taği’yi (ks) bu kadar çok seviyorsun da onun dinine neden girmiyorsun?” O adam şöyle cevap veriyor: “Ben Seyda-i Taği (ks) gibi bir Müslüman olacağımı bilsem hemen Müslüman olurdum. Fakat ben senin gibi kötü bir Müslüman olmaktan korkarım. Bu yüzden ben Hristiyanlığımı senin Müslümanlığına değişmem.

 

Müslüman olan insan etrafındakilere faydalı olmalıdır. Güzel ahlakı ile örnek olmalı, çevresinde ki insanları buna özendirmelidir. Aksi hâlde kötü örnek olacağından çevresindekilere de zarar verir.

 

 

Bereket

 

Dinin erkânına riayet eden insanın malı da bereketlenir. Çok malı, mülkü olup zengin olmak bereket değildir. Bereket odur ki; onun malından hem kendi faydalanır hem de Müslümanlar faydalanır.

 

Resul-i Ekrem (sav) zamanından evvel çok zengin bir hükümdar varmış. Kendine çok güzel bir saray yaptırmış. Çok güzel bir yemek verip tüm eş dostlarını davet etmiş. Yemeğe başladığında kaşığı yemeğe daldırıp demiş ki: “ Ey nefsi, ben çok güzel bir saray yaptırdım, şimdi de çok güzel bir yemek masasındayım.”

 

Orada kaşığını ağzına götürürken kapıya sert sert vurulmuş. Öyle ki deprem olur gibi sallanmış ve korkudan kaşık elinden düşmüş. Hizmetçiler gidip kapıyı açmışlar, bakmışlar, birisi şöyle demiş:” Ben Azrail’im. Sizin hükümdarınızın canını almaya geldim.” Hemen kapıyı kapatıp kilitlemişler. Hükümdar tekrar yemeğe başlamış, yine kaşığı ağzına götürürken, daha öncekinden sert ve gürültülü bir şekilde kapı çalınmış. Hükümdar “Bu kimdir?” diye sormuş. Hizmetçiler gördüklerini söylemişler. Hükümdar:”Kapıyı iyice kilitleyin ki içeri gelmesin.” demiş. Tabii ki, hiçbir şey Hz. Azrail’e engel değildir. Hükümdar bir de bakmış ki Hz. Azrail içeride hazır olmuş. “Bana iki saat müsaade et, şu eş dostlarımla bir güzel keyif edeyim.” diye yalvarmış. Azrail: “Hayır, Allah (cc) emretmiştir, izin veremem.” Hükümdar:” Peki, ne mal mülk istersen onu vereyim.” Azrail yine kabul etmemiş. Çünkü onun dünya malına ihtiyacı yoktur. Hükümdar etrafındaki altın, gümüş ve elmaslara bakıp: “Ey dünya malı, size lanet olsun, sizin yüzünüzden ben cehennemlik oldum.” demiş. Rabbülâlemin o malı mülkü dile getirmiş, o mallar şöyle demiş: “ Asıl sana lanet olsun, sen bizi hak yolda kullanmadın. Haram yolda kullandın. Biz senden davacıyız. Kıyamet günüde hakkımızı senden alacağız.” Orada Azrail o hükümdarın canını aldıktan sonra Allah-u Teala ona:” Filan yola git, o yolda bir sofi vardır, eşeğine binmiştir. Ben Azrail’im senin ruhunu almaya geldim, dersin. Eğer isterse ona evine gidene kadar müsaade et” emretmiştir. Azrail sofinin yanın varıyor: “Ben Azrail’im, senin ruhunu almaya geldim.” diyor. Bunu duyan sofi çok mutlu olmuş. “Ben de zaten Allah’ın yanına varmak istiyordum, bu dünyadan bıkmıştım.” demiş. Azrail:” Allah-u Teala istediğin takdirde sana evine gidene kadar müsaade etti, istersen senin canını evde alacağım.” demiş. O sofi: “Yok. Ben bir dakika bile tehir etmesini istemiyorum, canımı hemen al. Yalnız ruhsatın varsa bana izin ver de iki rekât namaz kılayım, abdestim vardır. Sen de ben secde de iken ruhumu al.” Azrail onun dediğini yapmış ve secdede iken onun canını almış. İşte bereket budur. Malının bereketi insanı cennete götürür. Haram malın bereketi ise insanı cehenneme götürür. Bu iki insandan biri çok zengin bir hükümdardı cehennemlik oldu, diğeri ise fakir bir sofi idi cenneti kazandı.

 

Seyda-i Taği (ks), Veysel Karani hazretlerinin kabrini ziyarete gidiyor. Veysel Karani hazretleri öyle mübarek bir insandır ki, Hz. Ömer’e (ra), Peygamber Efendimiz (sav) şöyle demiş:” Ya Ömer! Sen halife, hacıların emiri olduğun zaman Veis adında biri Yemen’in bir köyünden hacca gelecek. Onu gördüğünüz zaman ondan dua isteyin.” buyurmuş. Veysel Karani dünyada iken çobandı fakat, Allah katında değeri büyük bir insandı. Seyda-i Taği (ks), Veysel Karani’nin kabrini ziyarete gittiğinde oradakilere kabrin yerini sormuş, onlar da hemen:” İşte şurası” diye göstermişler. Mirza Bey’i sormuş, Mirza Bey de oranın hükümdarıymış. 60–70 sene kadar önce ölmüş. Oradakiler, biz onun kabrini bilmiyoruz diye cevap vermişler. Seyda-i Taği (ks):” İşte bakın şurada yatan bir inek vardır. Mirza Bey’in kabri onun altındadır.” O inek gidip onun kabrinin üstüne yatmış.

 

İşte çoban ve fakir olmasına rağmen Veysel Karani’yi herkes tanıyıp, kabrini koruyup ziyaret ederken; Allah dostu olmayan bir hükümdarın kalbini kimse bilmiyor ve o kabrin üstüne inekler bile yatıyor.

 

 

Namaz

 

Bizler namaz kılarken namaz içerisinde “Esselamü eyyühennebiyyü (selam senin üzerine olsun Ey Nebi)” diyoruz. Selam veriyoruz fakat aklımız fikrimiz namazda değil, dünya ile meşgulüz.

 

Şeyh Muhyeddin Arabî (ks) bir gün yanındakilere:” Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” diyor. O zaman ona öfkeleniyorlar. Bastığı yeri kazıyorlar ki oradan altın çıkıyor. Demek ki onların taptığı altın, para imiş. Namazda iken de aklımız da ne varsa biz ona tapıyoruz demektir.

 

 

Saadatı Kiram’ın Büyüklüğü

 

Büyük bir Şeyh varmış. Bir şehre gider ve orada birçok sofisi olur. Bir gün bir sofisi onun yanına gelir:” Sen burada günde on kişiyi hidayete getirirsin. Falan mahallede bir kötü kadın vardır, herkesi yoldan çıkarır.” Şeyh sorar: “ Beni onun yanına götürmeniz mümkün değil midir? Belki ona sohbetimiz tesir eder.” Gidiyorlar, o kadının evine bir bahçeden geçilerek varılıyor. O bahçeyi şeyhin sohbeti için kiralıyorlar. Gece yarısına kadar orada sohbet ediliyor. Oraya kötülük için gelen insanların kimi tövbe ediyor, kimi de utanıp geri dönüyor. Bir gün o kötü kadın hizmetçisine soruyor:” Nedir bu? Kaç gündür kimse gelmiyor.” Hizmetçi cevap veriyor:” Senin haberin yok mudur? Filan şeyh sohbetini filan yere getirmiş sohbet yapıyor o yüzden de kimse gelmiyor.”  O kötü kadın diyor ki:” Onun adresini bana getir, biz onun başına bir şey getirmezsek bizim işimiz kötüdür.” O kadın şeyhin evine gidip kapısını çalıyor. Şeyh soruyor:” Hayırdır, ne oldu?” Kadın ağlayarak:” Benim babam sekerattadır, küfür üzerine gidecek. Sen yetişirsen belki imanını kurtarır.” Şeyhle birlikte o pis kadının evine gidiyorlar. Kadın şeyhi eve alınca kapıyı arkadan kilitliyor. Şeyh kadına babasının nerede olduğunu soruyor. Pis kadın:” Ne babası, ben filanım.” diyor. Sonra şeyhi şöyle tehdit ediyor:” Ben senin sohbet ehlini çağırıp seni rezil ederim.” Şeyh:” Hayır. Öyle yapma, kim ki benim hakkımda böyle kötü bir iş için buraya gelmiş diye düşünürse küfre girer, imanı gider.” Kendini bir türlü kadından kurtaramıyor. Şeyh:” Öyleyse sen benim cübbemi giy, belki benim hoşuma gider de seninle beraber olurum.” diyor. Kadın kabul ediyor. Şeyh, sonra kadına bakıp Allah’a şöyle yalvarıyor:” Ya Rabbi! Ben bu kötü kadına saadatın cübbesini giydirdim. Zahirini temiz ettim, bâtını da sana kalmış.”O kadın Allah’ın korkusundan bayılıp düşüyor, o mübarek zat da çıkıp gidiyor. Sabah geliyor ki o kadın çok mübarek bir hanım olmuş.

 

İnşallah bizler de Nakşibendî tarikatına mensubuz. Allah’u Teala inşallah bizleri onların hatırına affeder, onların ahlakı ile ahlaklandırır.

 

 

Nakşibendî Tarikatı

 

Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) evliyanın büyüklerindendir. Büyük bir âlimdir. Müctehid olarak kabul edilir.

 

Bir seferinde Bağdat’tan Mekke’ye namaz kılarak gitmiştir. İki rekât namaz kılmış sonra seccadesini değiştirmiş; iki rekât namaz kılmış seccadesini değiştirmiştir. Böyle ameli çok, mübarek bir insan olmasına rağmen kalbinde devamlı bir boşluk hissedermiş. O boşluğu dolduracak olanın bir mürşid-i kâmil(evliya) olacağını bilirmiş. Kendisine bir mürşid-i kâmilin lazım olduğunu düşünürmüş. Hak bir tarikat lazımdır. Kadiri tarikatına mensup olmuş fakat içindeki boşluğu bir türlü dolduramamış. Kadiri tarikatının gereklerini yerine getirip oradan icazet almış fakat boşluğu yine de dolduramamıştır.

 

Bir keresinde hac için Bağdat’tan Medine’ye gidiyor. “ Belki öyle bir zata rastlarım ki kurtuluşum onun elinden olur.” diye düşünüyor. Medine’ye varıyor ve orada bir kalabalığa rastlıyor. Bakıyor ki o kalabalıktaki herkes Şeyh Abdullah Dehlevî’den (ks) bahsediyor. Diyorlar ki: “ Dehle’de böyle büyük bir zat çıkmış.”  Oradan ayrılırken kalabalıktan bir kimse onun yanına yaklaşıyor ve: “ Ya Mevlana Halid sen büyük birisin, âlimsin. Sen Mekke’ye gidiyorsun; orada sakın ola kimseye itiraz etme. Çünkü Mekke-i Mükerreme’deki insanlar, ya Allah’ın beytinin(evinin) misafiridir ya da Allah’ın beytinin komşusudur. İtiraz edersen her iki durumda da sen zarar görürsün.” diyor. Mevlana Halid (ks): “ Buna ne haddim var.” diye cevap veriyor.

 

Mevlana Halid (ks) oraya varıp hac ibadetini yerine getirdikten sonra, oturup Beyt-i Şerif’e ( Kâbe) bakmaya başlamış. Birisinin Kâbe’ye sırtını verip kendisine baktığını görmüş. Aklından şöyle geçmiş: “ Sübhanallah, bu adam insanın Kâbe’ye sırtını dönmemesi gerektiğini âlimlerden hiç duymamış mı?” O mübarek zat, Mevlana Halid’e (ks) işaret ederek yanına çağırmış ve şöyle demiş: “ Medine’de iken bizim arkadaşlarımız sana Mekke halkına itiraz etme demediler mi?”  Mevlana Halid (ks) onun elini öpmeye çalışıyor ve diyor ki: “ Hayır, itiraz değil, kalbime vesvese geldi. Fakat sizin sırtınızı Kâbe’ye verip bize doğru bakmanızdaki hikmet nedir?” O mübarek de : “ Hikmet şudur ki, Hadis-i Kutsi vardır, Rabbülâlemin: “ Benim büyüklüğümü yer ve göğün ikisi de almadı. Ancak Müslüman kulumun kalbi aldı.” buyurmuştur. Senin kalbin de bir Müslüman kalbidir. Kalbine baktığımız zaman Beyt’ten(Kâbe) daha mübarek olduğunu gördük.” demiş. Mevlana Halid (ks) ona soruyor: “ Peki benim irşadım, kurtuluşum nerdedir?”  O mübarek zat ise Hindistan’ı işaret ediyor. O an anlıyor ki onun yanı Abdullah Dehlevî’nin (ks) yanıdır. Bağdat’a dönüyor. Şeyh Abdullah ismindeki mübarek bir zatla Hindistan’a gitmek için hazırlanıyorlar. Yola çıkıyorlar. Bir zaman sonra daha bir senelik yol olmasına rağmen paralarının bitmiş olduğunu fark ediyorlar. Seyyid Abdullah: “ Sen ihtiyarsın, benim kalan paramı sana vereyim, sen git, ben paramı kazanıp öyle geleyim.” diyor. Mevlana Halid (ks) yola devam ediyor, bir senenin sonunda Şeyh Abdullah Dehlevî’nin yanına varıyor. Bir sene de Şeyh Abdullah Dehlevî’nin (ks) yanında kalıyor. Tekrar bir senede geri dönüyor. 3 sene…3 senesini de tarikata veriyor. O büyük zatlar olmasaydı Nakşibendî tarikatı bizlere ulaşmazdı.

 

Elhamdülillah bizler Müslümanız, Rabbülâlemin bizlere ehl-i sünnet vel cemaat olmayı nasip etti. Ve nihayet Nakşibendî tarikatını bizlere nasip etmiş.

 

Şeyh Muhyettin Arabî (ks) şöyle buyuruyor: “ Bizim tarikatımıza girenler büyük evliyadır; tarikatımıza girmeyip bizi sevenler, küçük evliyadır.”  Elhamdülillah Allah bize bunu nasip etmiş. Bu büyük nimetlerin suali hesabı da büyük olacaktır.

 

Nakşibendî Tarikatının Gerektirdikleri

 

Tarikata girdiği zaman tarikatın kıymetini bilmeyen insan, hem Allah’ın hem insanların hem Resul-i Ekrem’in (sas) hem de Saadat-ı Kiram’ın yanında mesul olur. Çünkü hacca gidip gelen bir insan ahlakını güzelleştirmez, farzları yerine getirmez, ibadetlerini yapmazsa insanlar arasında rezil olur. Onun için şöyle derler: “ Bak bu insan hacca gidip geldi, ahlakı hiç düzelmedi, namazını kılmadı.” Bazı insanlar da ona bakarak derler ki: “ Bak bu hacca gitti geldi, bir düzelme olmadı. Biz de gidersek onun gibi oluruz.” Bazı insanlar da o kişinin bu hâlinden dolayı onun gıybetini yapar. Bu insan Allah katında mesuldür. İşte tarikat da böyledir. Kişi tarikata girerken Saadat-ı Kiram’a beyat(biat) verir. Beyat ise şudur; Şeyhinin, Resul-i Ekrem’in(sas), Allah’ın emirlerine muhalefet etmeyeceğine dair kişinin söz vermesi. Hangi insan emirleri yerine getirmezse hıyanet etmiş, yalan söylemiştir. Resul-i Ekrem(sas) şöyle buyuruyor: “ Münafığın alamet üçtür; konuştuğu zaman yalan söyler, emanete hıyanet eder, verdiği sözde durmaz.” Birisi tarikata girdiğinde söz verip, verdiği sözüne ters düşer, muhalefet ederse bu hadis-i şerif ona şamil gelir.

 

Bu insan Müslümanlara da zarar verir. Şöyle ki; insanlar onu hâline bakar ve der ki:“Biz de tarikata girersek bunun gibi oluruz.”  Bu yüzden tarikattan uzaklaşır. Seyda-i Taği(ks) zamanında Ermeni bir ihtiyar varmış. Seyda-i Taği(ks)’nin hatırı için 40 öğrenciye yardım etmiş. Birisi onun yanına gidip: “ Mademki sen Seyda-i Taği’yi bu kadar çok seviyorsun onun dinine neden girmiyorsun?” demiş. O Ermeni: “ Seyda-i Taği gibi bir insanın benden çıkacağını bilsem hemen Müslüman olurdum. Fakat ne yazık ki ben, şimdi Müslüman olsam senin gibi kötü bir Müslüman olurdum. Bu yüzden ben Hıristiyanlığımı senim Müslümanlığına değişmem. “ demiş.

 

İnsan tarikata girdiği zaman etrafındaki insanlara faydalı olmalıdır. Annesi, babası, eşi, çocukları ve arkadaşlarına faydalı değilse, demek ki o insan tarikatına sadık olmamıştır. Eğer sadık olsaydı kesinlikle tesir eder, onlara fayda verirdi.

 

Maruf-i Kerhi (ks)’nin dedesi Mecusi imiş. Babası kalkıp dini yüzünden ona vuruyor, o da gece kalkıp orayı terk ediyor. Annesi babası şöyle vaat ediyor:” Maruf gelsin biz onun dininden olacağız.” Bu sözü duyunca eve dönüyor ve anne babası Müslüman oluyor. Eğer biz de Müslümanlığımıza, tarikatımıza sadık olursak insanlara fayda sağlarız. Tam tersi olursa biz onlara zarar veririz. Tabii insan, tarikata girince kesinlikle günah işlemez diye bir şey yoktur. Çünkü günah nefistendir. Günah işlediği zaman arkasından tövbe ederse Allah onu affeder.

 

Resul-i Ekrem (sav) zamanında ayet-i kerime gelmiştir:” Ey Resulüm, Müslüman hanımlar sana mübayaat etmek, tövbe etmek, günahtan vazgeçmek için gelir ahdederler. Sen onlarla mübayaat et (yani ahdi kur)”. Bu Nakşibendî tarikatındaki mübayaat buradan gelir. Tefsirde der ki: “Tüm sahabe-i kiram Resul-i Ekrem’e (sav) mübayaat etmişlerdir. Erkekler elini tutmuş, kadınlar uzaktan tövbe ederek ahdetmişlerdir. Bu sahabe-i kiramdan kimini bir günde, kimi bir hafta, kimi on gün, kimi bir ay, kimi kırk günde kesinlikle ahitlerini tazeliyorlardı.” Çünkü insandır, muhakkak günah işleyebilirdi. Bunun ardından hemen tövbe etmek üzere Peygamberimize (sav) gelirlerdi. Kitapta denir ki: “İnsan 3 şeyden dolayı tarikattan çıkar. 1.si büyük günah işlerse, 2.si aşikâre (açıktan) zikrederse, 3.sü ben tarikattan çıktım derse.” İşte bu üçünden dolayı tarikattan çıkar. Muhakkak insanın günahı olur, önemli olan arkasından tövbe etmektir.

 

 

Nesih

 

Gavs-ı Hizan’a (ks) sormuşlar: “Resulden (sav) evvel nesih varmış, nesih nedir?” O da cevap verir: “Bir kavim günah işlediği zaman Allah onları bir hayvan suretine çevirirdi, işte buna nesih denir.” Bu cevaba karşılık : “Şimdi nesih var mıdır?” diye sormuşlar. Oda şöyle cevaplamış: “Evet nesih vardır. Fakat zahiri nesih yoktur, manevi nesih vardır. Zahiri nesih Resulü Ekrem’in (sav) hatırına kakmıştır. Çünkü Resul-i Ekrem’den (sav) sonra gelen mü’min, kâfir bütün insanlar Resul-i Ekrem’in (sav) ümmetidir. Peygamberimiz (sav) kâfirleri de imana çağırır, bu yüzden onlar da ümmettir. Müslümanlar ümmet-i icabîdir yani Peygamberimize (sav) iman etmiş insanlar demektir. Manevi nesih, maneviyatta insanın insan şeklinden çıkmasıdır.”

 

Bir gün Hasan Basri (ks) Bağdat çarşısında Hz. Rabia’yı (ks) açık gezerken görüyor. Diyor ki: “Sen neden böyle geziyorsun? Etraftan seni görüyorlar.” Rabia (ks): “Çarşıda insan var mıdır ki?” diye soruyor. “Evet, burası insan doludur.” Rabia (ks): “Vallah, burada senin dışında –ki sen de yarı insansın- insan görmüyorum ben, hepsi hayvandır. Eğer insan görseydim böyle yapmazdım.” Demek ki Rabiatül Adeviye (ks) insanın hakikatini görmüştür. “Peki nesihin alameti nedir?” diye sormuşlar. “Alameti ikidir, birincisi vaaz edilince etkilenmez, vaaz ona tesir etmez, ikincisi günahtan sonra pişman olmaz.” demiş.

 

Molla Muhyeddin (ks) pişmanlığın derecesini şöyle tarif etmiştir: “Bir insanı nasıl ki bir tepenin altına, eli ayağı bağlı bir şekilde yatırsalar, yukarısından da büyük bir kayayı onun üzerine doğru yuvarlasalar, o insan ne kadar çok korkar. İşte pişman olan insan o kişi gibi korkarsa gerçekten pişman olmuş olur.” Böyle olursa nesih olmamış demektir. Öyle olmazsa yani insan günahından pişman olmasa, vaazdan etkilenip faydalanmasa, işte o insanın imanı gitmiş, haberi yoktur. Hadis-i şerif vardır:” Ahir zamanda camilerde insan çoğalacak onlardan çok azının imanı olacak.” Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni orada ki vaazın ona tesir etmemesidir. Namazını kılar fakat kötü, haram işleri de terk etmez. Bunlardan dolayı da pişman olmaz.

 

 

Haram Para

 

Benim aklıma takılıyordu. Bazı günahkâr insanlar, haramdan kazandığı paralarla cami yaptırıyordu. Bu bana çok garip geliyordu. İmam-ı Azam’ın çok önemli kitaplarının birisinde şuna rastladım:” Bir insan haramdan para kazanır, o parayla bir cami, medrese yahut bir köprüyü sevap için yaparsa o insan küfre gider.” Ondan anladım ki onların nefsi onları küfre götürmek için onlara cami vs. yaptırıyor. Nefsi haram işi terk etmek için bırakmıyor. Fakat nefsi onu kandırıyor. Onunla hayır işi yap ki günahın silinsin diye.

 

 

Ameller

 

Hadis-i şerifte: “Rabbülâlemin yatmadan evvel 7 tane melek-i kiramı yaratıyor. Bu meleklerin her birini bir göğün kapısına nöbetçi dikiyor. Bir kısım melek, insanın, sağ ve solunda durur. Sağda ki melek sevapları, hayır işlerini yazar, solda ki melek günahları, haram işleri, mubah, günah olmayan işleri (boş işleri) yazar. Bir kısım melek de vardır ki sabah akşam yer değiştirir, insanın günlük amelini Allah’a (cc) bildirir. Bir insan güzel bir amel yapsa birinci asumanın (göğün) meleği; ben bunu geçiremem, bunun amelini götürün o insanın yüzüne vurun. Çünkü bu gıybet ehlidir. Rabbülâlemin bana gıybet edenlerin amelini birinci tabaka gökten geçmesin diye emretmiştir. İkinci asumanın bekçisi ise insan güzel bir amel yapsa ve ehl-i gıybet de olmasa fakat dünya işi yapsa der ki onun amelini yüzüne çarpın, dünya işi yapmış. Yani insan ibadetini ne Cennet, ne af, ne de merhamet için değil de Allah rızası için yapmalı, dünyalık bir talep için ibadet yapmamalı, amel işlememeli. Üçüncü tabaka asumandan ise kibirli insanın ameli geçmez. Dördüncü tabaka hasis(cimri) insanların amelini geçirmez. Beşinci tabaka, kıskanç insanların, altıncı tabaka, merhametiz olanların amelini geçirmez, yedinci tabakada ise şöhret için amel işleyenin ameli geçmez.”  Hz. Cabir(ra) bunun üzerine Peygamber’imize(sas) şunu sordu:” Peki ya Resulullah, biz ne yapalım, nasıl yapalım o zaman?” Resulullah(sas) şöyle buyurdu: “Benim gibi yapın.”  Hz. Cabir(ra): “ Ya Resulullah, sen Allah’ın resulüsün biz nasıl senin gibi olalım?”  dedi.  Resulullah(sas): “ Ya Cabir, kolay ve kısa bir yol vardır. Onu uygularsan bize ulaşırsın. Kendin için istediğini Müslüman kardeşin için de istersen o zaman senin amelini Rabbülâlemin kabul edecektir.” buyurdu. Demek ki Müslüman hain, kıskanç ve hasis olursa onun ameli yanar.

 

 

 

Nakşibendî Tarikatı ve Gerektirdikleri( Muhabbet, Teslimiyet, İhlas)

 

Seyda-i Taği(ks) hacca gittiğinde bir gün Resul-i Ekrem’in(sas) Ravzası’na giriyor. Aradan bir saat geçiyor arkasından Şeyh Fethullah Verkansi(ks)- onun büyük halifesidir- gidiyor. Seyda-i Taği’nin(ks) gözlerini kapatmış olduğunu ve Ravza’dan sesin geldiğini görüyor. Resul-i Ekrem’in(sas) sesi Seyda-i Taği’ye müjde veriyor. Buyuruyor ki: “ Senin tarikatına giren insanların Rabbülâlemin sekeratını(ölümünü) selh edecek, kolaylaştıracak, imanlarını kurtaracaktır.”

 

Seyda-i Taği(ks) bir gün şöyle demiş: “ Ben yaptığım amellerin hiçbirine güvenmiyorum. Benim güvencem Gavs-ı Hizan’ın(ks) yani Seyyid Sıbgatullahi Arvasi’nin (ks) muhabbetidir. Benim muhabbetimin şahidi sağ ayağımdaki baş parmağın düşmesidir.”  Bir gün Gavs-ı Hizan(ks) hasta imiş. Seyda-i Taği(ks) ona su getirmeye gitmiş. Getirene kadar bakmış ki kapı kilitlenmiş. Kapıda kalmış. Suyu kapıya bırakmanın da, kapıya vurup suyu vermenin de edebi terk etmek olacağını düşünmüş. Sabaha kadar elinde suyla beklemiş. O gece de kar ve yağmur yağmış. Soğuktan Seyda-i Taği’nin (ks) ayağının baş parmağı donarak düşmüş fakat o farkına varmamış. Neden? Muhabbet olduğundan.

 

Tarikatın temeli üçtür: muhabbet, ihlâs ve teslimiyet. Bir şeyhe intisap eden kişi, o şeyhi herkesten çok sevmedikçe gerçek anlamda tarikat ehli olmaz. Resul-i Ekrem(sas) bir Hz. Ömer’e: “ Ya Ömer, sen beni herkesten fazla sevmezsen gerçekten Müslüman sayılmazsın.” Hz. Ömer diyor ki: “Ya Resulullah, ben cesedim hariç seni herkesten çok seviyorum.”  Peygamberimiz(sas): “ Ey Ömer sen gerçek Müslüman değilsin.” Hz. Ömer: “ O zaman ya Resulullah ben seni kendi cesedimden de çok seviyorum.” demiş. Peygamberimiz(sas) de ona: “ Sen şimdi gerçek bir Müslüman oldun.”  demiş. Mürşid-i Kâmiller de inşaalah Resul-i Ekrem’in (sas) varisleridir. Tarikata giren insan, mürşidini,şeyhini kendi canı, eşi, çocuğu ve herkesten fazla sevmelidir.

 

İkincisi teslimiyettir. Teslimiyet ise, mürşidinden gelen emirleri, makul olsun olmasın, düşünmeden yerine getirmektir.  Nasıl ki Hz. Ebu Bekir’e(ra) kâfirler dediler ki: “ Ya Sıdık, sen, Muhammed hiç yalan söylemez, o emindir, ben de o yüzden onun peygamber olduğuna inanıyorum, eğer bir gün yalan söylemiş olsaydı ben ona inanmazdım diyordun. Bak gör ki nasıl bir yalan söylemiş.” Hz. Ebu Bekir(ra): “ Nedir o?” diye soruyor. Kâfirler ona şöyle cevap veriyorlar: “ Muhammed Mekke’den Beytül Mukaddes’e gittiğini, orada miraç olduğunu, Allah’ın yanına vardığını söylüyor. Böyle bir yalan olur mu?”  O zaman akla muhalif olan bu olaya kâfirler inanmıyorlar. Ebu Bekir(ra) hiç tereddüt etmeden: “ Bunu söylemiş mi?” diyor. Onlar da: “ Evet” diyorlar. Ebu Bekir(ra): “ O diyorsa doğrudur.”  diyor. Tarikata giren insan şeyhinden duyduğu şeye tereddüt etmeden inanmalı ve yapmalıdır.

 

Bir evliya varmış. Kendine mürşid arıyormuş. Bir mürşid-i kâmile gitmiş. O mürşid ona şunu sormuş: “Ben sana haram emretsem de yapar mısın?”  O da: “Hayır.” demiş. Mürşid-i kâmil onu tarikatına almamış.  Aradan zaman geçmiş, o kişi pişman olmuş. Dönmüş ve o mürşid-i kâmile intisap etmiş. O mürşid-i kâmil bu âlim ile bir arkadaşına şöyle emretmiş:” Gidin filan eve girin. Sahibi evde yoktur. Oradaki altınları alıp bana getirin.” Gidiyorlar ve şeyhin dediğini yapıyorlar. Şeyh emrediyor: “ Gidin şimdi o evi gözleyin bakalım kim geliyor kim gidiyor.” O eve hırsızın geldiğini görüyorlar. Hırsız eli boş olarak geri dönüyor. Aradan birkaç ay geçiyor ve evin sahibi geliyor. Altınlarının olmadığını görüyor ve şeyhinin yanına gidiyor. “Bizim altınımız çalınmıştır.”  diyor. Şeyh gülüyor: “Seni altınını biz çaldık. Sizin eve hırsızın gireceğinden haberimiz oldu. Hırsızlar altınları almasın diye onları biz aldık.” Şeyhin bu emri zahirde haramdır. Fakat sonuçları güzeldir. Şeyhinden gelen emirlerde insan “ bir hikmet vardır fakat ben akıl edemiyorum” diye düşünmelidir.

 

Bir şeyh varmış, bir müridini sınamış, tecrübe etmiş. Mahkemeye gitmiş: “ Filan sofi filan cariyemle beraber olmuş ve yahut hırsızlık yapmış.” demiş. Hâsılı bir iftira ediyor. Sofi geliyor ve: “ Hayır yapmadım. Peki, bunu kim söylüyor?” diyor. Şeyhinin adını veriyorlar. O zaman itirazı bırakıp sükût ediyor ve hapse giriyor.

 

Seyda Molla Abdulbaki(ks) var idi, Şeyh Mazlum’un halifesi idi.  Nurşin’de cumhuriyet zamanında medrese yasaklanmıştı. Nurşin’de yeraltında talebelere ders veriyorlardı. Bir gün MİT gelir. Orada talebenin olduğunu öğrenir. Bir ay kalır. Daha sonra gidip, Molla Mazlum’un adını bilmediğinden onu “Büyük Hoca” sıfatıyla şikâyet eder. “ Büyük Hoca orada tedrisat yapıyor.” der. Hâkim gelir. Seyda Molla Abdulbaki’ye rastlar. O da Molla Muhammed Emin’in halifesidir. Hâkim: “ Büyük Hoca kimdir?” diye sorar. O da:” Benim.” diye kendini gösterir. Şeyhini göstermeyerek onun yerine kendisi hapse giriyor. Teslimiyet de budur.

 

İhlâs ise; insan dünyada milyonlarca kutup gavsın olduğunu bilse yine de kendi kurtuluşunun sadece şeyhinin elinde olduğunun farkında olmasıdır. Ona fayda veren sadece kendi şeyhidir, başkalarından ona fayda yoktur. Nasıl ki insan bir okula gidince kendine fayda sağlayacak olan sadece kendi öğretmenidir, hocasıdır. Az da olsa çok da olsa fayda sadece kendi hocasındandır. Tarikatta da böyledir. Böyle bir mürşid-i kâmile intisap edince bilmelidir ki sadece kendi şeyhinden fayda vardır. Onu emirlerini yerine getirmelidir.

Hayâ

 

İnsan tarikata girince çok hayâ ehli olmalıdır. Resul-i Ekrem(sas) buyuruyor: “Hayâ etmediğiniz zaman ne yaparsanız yapın.” İnsan cenneti cehennemi düşünmeden evvel Allah’tan utanmalıdır.

 

Bir gün bir evliya(meşayih-i kiram) cemaatine şöyle diyor: “ Siz bir çocuktan hayâ ettiğiniz, utandığınız kadar Allah’tan utansanız günah işlemezdiniz, cennete kavuşurdunuz.”  “ Nasıl olur? Biz nasıl bir çocuktan korktuğumuz kadar Allah’tan korkmayız, bu olamaz.” diyorlar. O evliya: “ Ben ispat edeyim. Farz edelim biriniz evli bir kadına âşık olsanız. O kadın da size âşık olsa, siz o kadının çocuğunun yanında kesinlikle pislik yapmazsınız, utanırsınız. Fakat Allah-u Teala her yerdedir, her şeyi görür, hiçbir şey ona mani değildir.” diyor. Allah’tan o küçük çocuktan korktuğumuz çekindiğimiz kadar korkup çekinseydik günah işlemezdik. Fakat Ashab-ı Kiram bizim gibi değilmiş. Hz. Ebu Bekir’in (ra) bir komşusu Resul-i Ekrem’in(sas) yanına gidip şöyle diyor: “Ya Resulullah, beni Ebu Bekir’in komşuluğundan alıp başka bir mahalleye gönderin.” Peygamberimiz (sas) şöyle soruyor: “Sıdık sana ne yapmıştır?”  O adam: “Yok o bana bir şey yapmamıştır. Ebu Bekir zengindir, gece ortasında kebap yapıyor. Kokusu evimize geliyor. Çocuklarım et istiyor. Ben fakirim et alamam. Beni fakir bir mahalleye gönder.” diyor. Resul-i Zişan(sas) tebessüm edip: “ Siz onun ne kokusu olduğunu biliyor musunuz? O Ebu Bekir’in kalbinden gelen kokudur. O Allah’tan korkuyor, o koku, korkudan yanan kalbin kokusudur.” buyuruyor.

 

Hz. Ömer(ra) o kadar hizmet etmesine rağmen kendini aşağı görüyor. Eline bir ot alıyor ve diyor ki: “ Keşke ben bir ot olsaydım. Deve beni yeseydi. Gübre olarak ben devenin arkasından çıksaydım. Ömer olmasaydım, kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkmasaydım. Resul-i Ekrem’in(sas) yanında beni hesaba çekmeseydi.” Böyle düşünmesinin nedeni nedir? Cehennem korkusundan değil, Allah’tan utandığından. Cehenneme gitmeyeceklerini onlar biliyorlardı. Hz. Ömer aşere-i mübeşşeredendir.  Hz. Ali (ra) diyor ki: “ Keşke annem beni dünyaya getirmeseydi.”Neden böyle diyor? Allah’tan utandığından.

 

Ayet-i kelime vardır:” İman edenler ve onların çocukları da iman etmişse, onların çocukları babalarınız derecesine kavuşacaktır. Babası güzel amel yapmışsa baba, çocukların derecesine kavuşacaktır.” Tefsiri…de; baba üç kısımdır: 1.si nesebi baba; 2.si hoca; 3.sü şeyhtir. Nakşibendî tarikatı mensupları manevi olarak Saadat-ı Kiram’ın, bu tarikatın büyüklerinin evladıdır. Gerek ki insanda edep olsun, hayâ olsun, utanma olsun.

 

Kıyamet gününde, Sırat Köprüsü’nün üzerinde 5 karakol kurulur: 1. karakol kelime-i şehadet karakolu, 2. karakol namaz, 3. karakol zekât, 4.karakol oruç, 5. karakol ise hac karakoludur. Resul-i Ekrem (sas) kıyamet günü köprünün başına dört halifeyi gönderir ve der ki: “ Gidin oradaki Müslümanları karakoldan geçirin ki haşr meydanında ben onlara şefaat edeyim.” Onlar gidiyorlar, meleke-i kiram(büyük melekler) onlara izin vermiyor. Onlar Peygamberimiz’e(sas) gelip: “ Ya Resulullah, senin ümmetin felakete girdi, hepsi cehenneme atılacak.” O zaman Resulullah(sas) secdeye gidiyor ve yalvarıyor: “ Ya Rabbi! Eğer benim ümmetimden günahkâr ihtiyar kadınlar cehenneme girecekse onların yerine Hz. Ayşe, Hz. Hatice girsin, eğer genç kızlar girecekse onların yerine Hz. Fatıma girsin. Eğer oğlanlar girecekse torunlarım Hz. Hasan, Hz. Hüseyin girsin. Eğer ihtiyar erkekler girecekse onların yerine dört halifem girsin.” O Resul-i Zişan(sas) her şeyi bize feda ediyor. Biz de utanmadan O’nu Ravza-i Mutahhara’da rahatsız ediyoruz. Cuma günleri kişinin amelleri Peygamberimiz’e(sas) bildirilir. İnşaalah iman olduktan sonra, cehenneme gidenler Resul-i Ekrem’in(sas) hatırına azdır. Girenlere de şefaat eder ve cehennemden kurtarır. Çıkmayanlar da hadis-i şerifte bildirilir, Müslüman olanlar ölüyor, azabı hissetmiyor, cezası bittikten sonra Allah yine onu cennetine kabul ediyor. Fakat insanın hayâ sahibi olması lazımdır.

ezan