“Güzel insanların gözü güzel şeyleri, kötü insanların gözü ise kötü şeyleri görür.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Günahına pişman olmayan kimsenin tarikattan nasibi yoktur.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Tasavvufa giren insanlar meşayih-i kiramın evladıdır.” Şeyh Sıbgatullah Arvâsi (k.s) 

“Günahtan duyulan pişmanlığın derecesi, dağdan üzerine yuvarlanan taşın önünde eli kolu bağlı kalınca duyulan korku gibi olmalıdır.” Seyda Molla Muhyeddin (k.s)

“Kişi başına gelen musibetlerin belaya dönüşmemesi için Allah’a dua etmelidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bütün insanlar Allah’a giden yolda peygamberlere, peygamberler de Cebrail’e muhtaçtı.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Tarikat, İslamiyet içerisindeki nurların döndüğü yerdir.” Seyda Alameddin (k.s)

“Öfkelenen insan şeytanın elindeki topaç gibidir, şeytan onu istediği yöne çevirir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Kulun kula haset etmesi, aslında Allah’a haset etmesidir. (H.B.)

“Acziyeti idrak, en büyük mertebedir.” Hz. Ömer (r.a)

“Ma’siyyet içinde tövbe olmaz.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Allah Teâlâ insana faydalı her nimeti Resul-i Ekrem (s.a.v)  zamanında vermiştir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Anne babasından güzel bir din eğitimi alan evladın işlediği her hayrın sevabı önce annesine, sonra babasına gönderilir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bizlere Seyyid demeyiniz, eğer biz Seyyid isek Allah bunun mükâfatını zaten verecektir ama eğer değilsek Allah bunun hesabını bizden sorar.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s) 

“Allah dostları vefatlarından sonra gizlendiği bulutun arkasından çıkan kızgın güneş gibidir.”(H.B.)

“Her bakan gözün gördüğü şey farklıdır.” (H.B.)

“Şeyhe yapılan sürekli rabıta, kalbin her an zikretmesine vesile olur.” (H.B.)

“Zikirde görülen şeylere aldanmak, aynadan yansıyan akse takılı kalmak gibidir.” (H.B.)

“Her an rabıta halinde olmak müridi kötülüklerden korur.” (H.B.)

“Derecesi yüksek olan kendini küçük görendir; derecesi küçük olan ise kendini büyük görendir.” (H.B.)

“Allah Teâlâ’nın mağfireti Resul-i Ekrem’in (s.a.v) mutabaatına bağlıdır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Rabıta, müridi dünya muhabbetinden uzaklaştır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Evlat-ı salihin işlediği her güzel amele anne babası da ortaktır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Müridin şeyhinden izin alarak çektiği ezkar, aşılanmış ağacın verdiği meyve gibi daha kıymetlidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Resul-i Ekrem (s.a.v) vefatından sonra en büyük bela tokluk oldu.” Hz. Ayşe (r.a)

“İnsan gecesini boş işlerle geçirip geç yatar, sonra da sabah namazına kalkamazsa, o namazını keyfi olarak terk etmiş gibi olur.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Asr’a andolsun ki insan mutlaka ziyandadır.” (Asr/1,2)

“Bilesiniz ki, Allah dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”(Yûnus,62)

“Bir insan günahı nispetinde edepsizdir.” Mevlana Celaleddin Rumi

“İnsanın nefsi köleye benzer, onun efendisi kalp ve ruhtur.” Mevlana Celaleddin Rumi

“Sadık bir mürid evlattan daha hayırlıdır.” Şeyh Sıbgatullah Arvâsi (k.s)

“Tarikattaki insanın iki babası vardır. Biri nesebi babası, diğeri şeyhidir. Nesebi babası onu dünya hayatına, manevi babası da âhiri hayatına hazırlar.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Allah dostları zühd sahibi insanlardır, şanla şöhretle ilgilenmezler.” (H.B.)

“İnsanlar bir araya geldiklerinde gıybet etmek, boş sözler söylemek yerine Allah'ı anmalılar ki meclislerine azap değil nur yağsın.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Günahından pişman olmayan, nasihat tesir etmeyen insanın imanından şüphe edilir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan hiçbir yerdedir.” Necip Fazıl Kısakürek

“Âlimlerin en şansızı cahilin arasında olandır.” (H.B.)

“Müridin virdini terk etmesi varlık duygusundan kaynaklanır.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“Dostunla çok dost olma, düşmanınla çok düşman olma. Olur ki bir gün dostun düşmanın, düşmanın dostun oluverir.” Mevlana Celaleddin Rumi

“İnsanın güzelliği sabrettiği sıkıntılar nispetindedir”. (F.B.)

“İlim ancak amel edildiğinde kıymetlidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Kalpler ancak Allah'ı anmakla zikriyle mutmain olur.” (Ra’d/28)

“Hakikat bir kuştur; bir kanadı tarikat, bir kanadı şeraittir. Birinden biri eksik olursa hakikat kuşu uçmaz.” İmam Rabbani (k.s)

“Tasavvuf kal ilmi değil hal ilmidir.”

“Keşke tasavvuf üzerine hiç söz söylenmeseydi de, ehl-i tasavvuf olmayan kimseler tasavvufu anlatmamış olsalardı.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“Müridin gördüğü değişik haller ve cezbe hali, oyalanması için küçük bir çocuğun önüne konulan şekerlemeler gibidir.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“İnsan haklı olduğu bir konuda münakaşa etmek yerine susup, geriye çekilse, haksız olabileceğini düşünse ne kaybeder? Ne kazanır? (H.B.)

“Üç günden fazla küs kalan insanlar kendi elleriyle kendilerini Allah’ın rahmetinden mahrum ederler.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Her mürşid-i kâmil, yetiştirdiği halifesini omzuna bastırarak bir üst dereceye ulaştırır.” (H.B.)

“Mürşid-i kâmil olan kulların kalbi Allah Teâlâ’nın nazargahıdır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Acı çekmeden başarı kazanılmaz”. (H.B.)

“Her insanın evinden son çıkışı vardır.” (F.B.)

“Bir yerde bir hayır işlendiği zaman o hayrın nispeti etrafa da faydalı olur; bir yerde de bir günah işlendiği zaman da o günahın zulmeti etrafı sarar.” (F.B.)

“Sadakat sıkıntılı dönemlerde kendini belli eder.” Seyda Alameddin (k.s)

“Sınırı olan dünyayı sınırsız bir aşkla sevmek, insana eziyet verir.” Seyda Alameddin (k.s)

Allah katında büyüklük, sayıya değil keyfiyyete bakar.” Seyda Alameddin (k.s)

“Ahir zamanda imanı muhafaza etmek, elde sıcak kor tutmaktan daha zordur.” (H.Ş.)

“Tasavvufta hissesi olmayan bir insan zamanın muhakkik ulemalarından biri sayılsa dahi, ahir zamanda zındıkların kurdukları tuzaklara karşı imanını muhafaza edemez.” Seyda Alameddin (k.s)

“Çok mukaddes neticelerin kazanılacağı zamanlarda insan, nefs ve şeytanın istilasındadır.” Seyda Alameddin (k.s)

“Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır, şer ise şer.” Hz. Osman (r.a)

“Eğer kalpleriniz temiz olsaydı, Allah'ın kelâmını okumaya doymazdınız." Hz. Osman (r.a) 

“Eğer söz gümüş ise sükût altındır.” Hz. Süleyman (a.s)

“Mü'min bir kimsenin dili, kalbinin arkasındadır. Konuşmak istediği zaman kalbiyle o şeyi düşünür, sonra diliyle onu geçiştirir; münafığın dili kalbinin önündedir. Bir şeyi kastettiğinde diliyle söyler, kalbiyle düşünmez.” Hasan Basri (r.a) 

“Kişinin malayani şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”(Tirmizi, Zühd/11)

“ Âdemoğlu sabahladığı zaman tüm azaları dile hatırlatıcı oldukları halde sabahlar ve derler ki: Bizim hakkımızda Allah’tan kork! Zira sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen inhirat edersen  biz de inhirat eder  haktan ayrılırız.”(Tirmizi)

“Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Kalbi de dili doğru olmadıkça doğru olmaz. (Haraiti)

“Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samîmi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve zînettirler.” Hz. Ömer (r.a) 

“Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeliyle karşılıkta bulunsun.” Hz. Ömer (r.a)

“ İşlerini Allah’tan korkanlara danış ve onlarla istişâre et.” Hz. Ömer (r.a)

“Allah’a itâat eden büyük zâtların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecellî eder ve onu konuşurlar.”Hz. Ömer (r.a)

“İyilik kolay bir şeydir. Güler yüz ve yumuşak söz bunu temin eder. Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık göstermeksizin yumuşak ol.” Hz. Ömer (r.a)

“Çok gülenin heybeti azalır. Şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır.” Hz. Ömer (r.a)

“Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.” Hz. Ömer (r.a)

“Amellerin efdali, farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyettir.” Hz. Ömer (r.a)

“Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” Hz. Ömer (r.a)

“Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyâya âit işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.” Hz. Ömer (r.a)

“Alay, şaka ve mizah etmekten kaçınınız. Zîrâ insanın şerefini kırar, vakarını azaltır.” Hz. Ömer (r.a)

“Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü ekseriya, sana iyilik yapayım derken zararı dokunur.” Hz. Ömer (r.a)

“Tövbe edenlerle oturun, onların kalpleri yumuşak olur.” Hz. Ömer (r.a)

"Kalp kör olduktan sonra, gözün görmesinde pek yarar yoktur." Hz. Ali (r.a.)

"Mü'min bir kimse mazeretleri, münafık ise günah ve hataları arar!" İbn-i Mübarek

"Herkesin ölümü kendi rengindedir." Mevlana Celaleddin Rumi (k.s)

“Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır.”(Tirmizî)

“Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut/45)

“Akıl, insana verilen cevherlerden biridir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

Günün Sözü

Dünya şehvetlerle donatılmış, âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helalinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun.
İbn-i Semmak -

 

ZEKAT’IN DİĞER ADI ;  "YARDIMLAŞMA"

"Yeryüzündekilere merhamet edelim ki, gökyüzündekilerde bize merhamet etsin."

Gerçek bir sevginin en büyük alameti fedakârlıktır. Seven, sevdiğinin yolunda fedakârlık yapmayı, sevgisi ölçüsünde bir zevk ve vazife olarak üzerine bir borç bilir. Bu bakımdan mümin bir yüreğin, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkatı, şefkat ve merhametle kuşatıp kucaklaması dinimizin en güzel örneğidir.
Hazret-i Peygamber (s.a.v):
“Namaz kıldığı halde zekât vermeyen kimsenin namazının hayrı yoktur!”buyurmuştur. Hiç şüphesiz ki bu hadis-i şerif, müminleri zekâta teşvik etmek ve bu ibadetin ehemmiyetini göstermek içindir.
Zekâtın bu ehemmiyeti sebebiyledir ki, müminlerin emiri Hazret-i Ebu Bekir (r.a), namaz kıldığı halde zekât mükellefiyetini kabul etmeyenlerin bu hareketlerinden inkâr manası çıkarmış ve kendilerine harp ilan etmiştir. Çünkü zekât, imkânı olanın muhtaç olana, Allah’ın tayin ettiği bir borcudur. Ayet-i kerimede buyurulur:
“Sailin (muhtacın) ve mahrumun ( iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) , onların ( zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zariyat,19)
Allah Resulü (s.a.v) buyurur:
“Malının zekâtını verdiğin zaman, üzerine gereken borcunu (fakirlerin sendeki hakkını) ödemiş olursun.”
Bu nedenle zekât olarak alınan mal veya para, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikal ettirilir. Böylece toplumda adalet ve içtimai ahenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir.
Eskiden camilerde “sadaka taşı” bulunur; infak ehli müminler, sadakalarını bir zarfın içine koyarak oraya bırakır, ihtiyaç sahipleri de vereni görüp tanımaksızın oradan ihtiyacı kadar bir miktar alıp gider. Allah (c.c) ayet -i kerime de:
“Namazı huşu ile kılanlar felah buldu.” (el-müminun, 1–2) buyuruyor. Zekâtta da aynı huşu ve nezaketi yakalayabilmek gerekmektedir. Zira sadaka edebi Kur’an-ı Kerim de şöyle bildirilmektedir:
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp da malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sureti ile yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın. (el-Bakar 264)
Zekât ve sadaka verilirken şefkatle, merhametle, sanki kendimize veriyormuşuz gibi, “Bu bir kader tablosudur, ben de böyle olabilirdim.” duyguları içinde bulunulmalıdır. Verirken kalbimiz ne kadar samimi olursa, karşımızda ki de aynı samimiyeti hisseder. Çok acele bir şekilde hemen verip döneyim istersek, alacağımız feyiz de ona göre olur.
Takdim ediş tarzında ki edep de çok önemlidir. İnfakta ki edep ve nezaket bakımından, sadakanın ilk önce Allah (c.c)’nun katına ulaştığı, oradan fakire intikal ettiğini unutmamalıyız. Nasıl bir hediye veya bir emaneti takdim ederken, ambalajına ve veriliş nezaketine dikkat ediyorsak, zekâtımızı da o üslup ile vermeliyiz.
Günümüz de zekât tam olarak verilse, toplumda fakir ve muzdarip insanların yok denecek kadar azalacağı aşikârdır.
Nitekim halife Ömer bin. Abdülaziz devrin de valiler “zekât verecek kimse bulamadıklarını” bildirerek halifeden ne yapacakları hususunda kendilerine yol göstermesini istemişlerdir. Çünkü bütün imkân sahipleri, zekât borçlarını tam olarak ödüyorlardı. Cemiyette ki bu hal, mal ve canın Hak Teâlâ için gereği gibi infak edilmesi neticesin de yaşanan bereketin bir tezahürüdür.
Yine Ömer bin. Abdülaziz’in tellallar tutarak ahaliye: n     
 “Nerede borçlular! Muhtaçlar, yetimler, evlenmek isteyen fakirler, mazlumlar nerede! Ey hak ve ihtiyaç sahipleri geliniz ve haklarınızı alınız!” diye nida ettirmesi, eriştikleri seviyeyi gösteren örnek bir vakıadır.
Hanımı Fatıma anlatıyor:
“Bir gün Ömer bin. Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, eline alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:
— Nedir bu halin? Diye sordum. Şöyle cevap verdi:
—Fatma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarım da taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarlarında ki Müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya takati olmayan muhtaç yaşlılar, aile efradı kalabalık olan fakir aile reisleri… Yakın ve uzak diyarlarda ki böyle mümin kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah (s.a.v) bunlar için bana hitap ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!”
Ömer bin. Abdülaziz’in zevcesi Fatıma’nın naklettiği bu sözler, aslında her mümin gönlün sahip olması gereken hassasiyeti sergilemektedir.
Nitekim kalbinin kasvetinden şikâyet eden bir sahabiye Peygamber Efendimiz ¬¬(s.a.v) :
“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri yedir, yetimin başını okşa!” buyurmuştur.
Zekât hususunda ihmal gösterenlerin, hastalıklarını kabul edip istiğfar edecekleri yerde, kalplerinin kararması sebebiyle ilahi takdiri unutarak; “Ben çalıştım, ben kazandım.” Diyerek fakirleri hor ve hakir görmeleri halinde, bedbaht Karun gibi helake duçar olacakları muhakkaktır.

Nitekim önceleri fakir ve salih bir kimse olan Karun, Hazret-i Musa –(a.s)’ın kendisine öğrettiği simya ilmi neticesinde son derece zengin olmuştu. Ancak gönlünü dünyevi ihtiras ve temayüllerden gereği gibi koruyamadığı için bütün güzel ve nezih hasletlerini kaybetti. Nail olduğu zenginlik sebebi ile gurur ve kibre kapıldı. Kur’anı ifade ile azgınlardan oldu. Neticede onun hakkında verilen ilahi hüküm şu oldu:
“Karun, Musa’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü- kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah, şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 76)
Ancak Karun, hem bu sözlere hem de Musa (a.s)’ın nasihatlerine kulaklarını tıkamıştı. Öyle ki, Musa (a.s), ona malının zekâtını vermesini söylediğinde, zenginliğini bir bakıma ona borçlu olmasına rağmen:
“- Malıma göz mü diktin? Bu parayı ben kazandım!” dedi.
İşte bu durum, dünyaya meyledip ahireti unutan mal ve mülk sevdalıların hazin akıbetini gösteren ne müthiş bir sahnedir! Zira ilahi zenginlik ve nimetlerden ebediyen mahrum kalan Karun, şimdi bir ahiret dilencisidir. Çünkü ahiret yurdu, ömür boyu ihlâs ve samimiyet ile kulluk üzere yaşayan takva sahiplerine aittir. Ayet-i kerimede buyurulur:
“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve fesadı arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir.” (el-Kasas 83) 
Hazret-i Mevlana (k.s), dünya malına muhteris olup ahirete iflas etmiş bir halde giden kimselerin haline hayret ederek şöyle buyurur:
“İnsana ne oluyor da altının ve dünya malının kölesi oluyor? Hak yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifade eder? Dünya malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefalet sebebi değil de nedir!..”
Karun misali mala-mülke esir olup manevi sefaletin girdaplarında boğulan Salebe’nin hali de, pek düşündürücü ibretli bir hadisedir:
Medine Müslümanlarından olan Salebe’nin, mala mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den dua istedi.
Onun bu talebine Allah Resulü (s.a.v)  şöyle cevap verdi:
“ –Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”
Bu ifade üzerine isteğinden vazgeçen Salebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullah (s.a.v)’ e gelip:
“-Ya Rasulullah! Dua et de zengin olayım!” dedi.
Bu sefer de Hazret-i Peygamber(s.a.v) şöyle buyurdu:
“-Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? Allah’a yemin ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi; fakat ben müstağni kaldım.”
Salebe, yine istediğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine: “Zengin olursam, fakir fukaraya yardım eder, daha çok ecre nail olurdum!” şeklinde bir düşünceye kapılarak ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber (s.a.v) ’in yanına gitti ve:
“-Seni hak peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, eğer zengin olursam fakir fukarayı koruyacak, her hak sahibine hakkını vereceğim!” dedi.
Bu bitmek bilmeyen ısrarlı talep karşısında Allah Resulü(s.a.v) :
“¬- Ya Rabbi! Salebe’ye istediği dünyalığı ver!” diye dua etti.
Çok geçmeden bu dua vesilesiyle Allah’u Teâlâ Salebe’ye büyük bir zenginlik ihsan etti. Sürüleri dağları ovaları doldurdu. Lakin o zamana kadar mescid kuşu ifadesi ile tanınan Salebe mal ve mülkü ile meşguliyete dalması sebebiyle yavaş yavaş cemaati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cuma namazlarını da unuttu. Bir gün onun durumunu sorup öğrenen Allah Resulü (s.a.v) :
“Salebe’ye yazık oldu.” buyurdular.
Salebe’nin gaflet ve cehaleti, bu yaptıklarıyla da kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen memurlara:
“-Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” Daha evvel yapacağını vaad ettiği infaklar şöyle dursun, fakir fukaranın ayetle sabit olan asgari hakkını dahi vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Neticede münafıklardan oldu.
Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in ikazını dinlemeyerek, sefil ve perişan bir şekilde hazin bir akıbete duçar olan Salebe, dünyanın geçici servetine aldanarak ebediyet fukarası olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında adeta Hazret-i Peygamber(s.a.v) ’in şu sözleri çınlıyordu.
 “ –Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”
Ancak bu ikaza kulak vermemiş olan Salebe fani servetinin kendisini perişan eden girdapları içinde sonsuz bir elem ve ızdıraba duçar olarak can verdi. Düştüğü felaketi saadet zannederek kısacık bir dünya hayatına mukabil ebedi bir saadeti ahmakça mahvetti.
Görüldüğü gibi insan yaratılışı itibariyle dünyaya meyyaldir. Dünya malı nefse cazip gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Allah Resulü (s.a.v) bu gerçeği şöyle ifade buyurur:
“- Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister. Onun karnını ancak toprak doyurur.(buhari rikak 10)
Mevlana Hazretleri:
“Gönül Cenabı- ı Kibriya’nın nazargahıdır.” buyurur. İman bir gönül işidir. Merhamet bir gönül meyvesidir. Yeryüzündekilere merhamet edelim ki, gökyüzündekilerde bize merhamet etsin. Sınırsız kuvvet ve kudret sahibi Rabbimiz bize acısın ve bizi affetsin.

"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "

discount tretinoin 0.1 45 gm cream site will u buy viagra over the counter viagra generic prednisone for sale online link link oral safe generic propecia male pattern baldness lisinopril reviews impotence cialis canadian generic here buy overnight viagra online viagra sales in 2007 cialis levitra shop generic viagra over no ed generic viagra online generic drug list for accutane purchase glucophage metformin paxil 40 price of cialis at walmart zoloft without a prescription generic name how to xenical reviews link imitrex gmc biggest buyer of viagra zithromax dosing cost the cheapest time to take lipitor cialis how long online drugstore buspar price generic buy erythromycin without rx sitemap