|
17 Ekim 2010
Hazreti Ömer (r.a) Kudüs'ün Anahtarlarını Alması
Hazreti Ömer (r.a) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin toprakları da müslümanların eline geçmişti. Fetihten sonra, ordu kumandanları Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını isteyince, oranın ileri gelenleri, "Biz, Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını alacak zatın vasıflarını çok iyi biliyoruz; bu anahtarları ondan başkasına asla veremeyiz" demişlerdi. Daha onlar, aralarında bu konuyu müzakere ederlerken, Hazreti Ömer (r.a) hazineden bir deve almış, hizmetçisini de yanına katarak yola koyulmuştu.
İzzeti tevazu ile birlikte götüren büyük halife, yanlarındaki tek deveye hizmetçisiyle beraber nöbetleşe olarak binmeyi kararlaştırmış ve bir süre yaya daha sonra da bir müddet deve üzerinde olmak üzere Kudüs önlerine kadar gelmişti. Onun bu şekilde Mescid-i Aksa'ya yaklaştığını haber alan muzaffer komutanlar, "İnşaallah, Ürdün nehrini geçerken deveye binme sırası Hazreti Ömer'e gelir. Aksi halde, kendi saraylarında ihtişam ve debdebeden başka bir şey görmeyen Bizans halkı, halifeyi hizmetçisini deveye bindirmiş, kendisi paçalarını sıvamış ve devenin yularından tutmuş bir halde görürlerse yanlış mülahazalara girer ve onu hafife alırlar." diyerek dua etmeye durmuşlardı. Onlar, bu şekilde dua etseler de -takdîr-i ilahî- tam nehri geçecekleri zaman, yürüme ve devenin yularından tutma sırası yine Hazreti Ömer'e gelmişti.
Mü'minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü, dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak bir izar (gömlekten az uzun tek parça elbise, peştemal) ve bir sarıktan başka bir şey yoktu. Ayrıca, yüce Halife'nin o basit elbisesi, oraya gelinceye kadar, devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı, o da her defasında bu yırtık yerleri -birer şeref nişanesi ekler gibi- yeniden yamamıştı.
Onu istikbal eden müslümanlardan bazıları bu durumu biraz yadırgadıklarını ve Rumlara açılan bir kapı mahiyetindeki o topraklarda İslam halifesinin böyle görünmesini uygun bulmadıklarını ifade etmek istemişlerdi. Nihayet, içlerinden sözü dinlenen birisi, "Emirü'l-mü'minîn! Büyük bir kalabalık sizi bekliyor; bu insanların önüne bir sultana yaraşır şekilde aziz ve heybetli bir kılık-kıyafetle çıksanız!.." demeye kalkışınca, daha o sözünü bitirmeden, adalet timsali yüce halife, "Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Madem ki, bizi aziz eden İslam'dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz." diyerek sesini yükseltmişti. Bütün bu olup bitenleri bir köşeden seyreden Kudüs'ün ruhânî reisleri, "İşte, biz, anahtarları ancak bu zata veririz; çünkü, kitaplarımızda haber verilen vasıfların hepsi bunda mevcuttur" demiş ve onları Hazreti Ömer'e teslim etmişlerdi.
Resulullah'ı Ağlatan Olay
Cahiliyye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesi, onları, toprak yığınının ağırlığı altında bırakmak suretiyle oluyordu. Meselâ bir kimsenin kız çocuğu oldu mu, bu kimse de kızının yaşamasını istedi mi, çölde, develerini ve koyunlarını otlatması için, bu çocuğuna kıldan bir aba giydirirdi.. Yok eğer, onu öldürmeyi aklına koymuşsa, boyu altı karış oluncaya kadar ona dokunmuyor, bu boya ulaştı mı çocuğun annesine, "Çocuğu süsle, güzel elbiselerini giyindir. Ben onu dayısına götüreceğim" diyordu. Oysa ki o, bu çocuk için, çölde bir çukur eşmişti.. Böylece o çocuğu o çukurun başına getirdi mi, çocuğuna "oraya bak bakalım" diyor, sonra da, onu arkasından oraya itiyor, o eştiği çukur yer seviyesiyle bir oluncaya değin, oraya toprak atıyordu.. Şu da ileri sürülmüştür. Hamile kadının doğumu yaklaştığında, bir çukur kazardı.. Derken, o çukur da doğum sancılarını çekerdi. Doğurduğu kız olursa, onu o çukura atardı, oğlan olursa onu tutar, onu korurdu...
Bir dün sahabelerden biri mescide Peygamberimizin yanına geldi.Ya ! Resulullah biz cahiliyye döneminde öyle yalnış işler yaptık ki dedi ve anlatmataya başladı: "O günlerde kız çocuğu olan bir baba başını yerden kaldıramaz utanç içinde toplum içinde gezerdi. Benimde bir kız çocugum dünyaya geldi. Onu gömmeye gönlüm razı olmadı ve onu sakladım. Biraz büyüdüğünde çok güzel bir kız çocuğu olmuştu. O'nun düşeceği duruma razı olamadığım için annesine onu güzelce giydirmesine saçını taramasını ve dayısına götüreceğimi söyledim. Kızımla birlikte yola çıktık. Yolda önümde sağa sola sıçrayarak dayıma gidiyorum diye sevinerek koşuyordu. Önceden kazmış olduğum çukurun başına geldiğimizde O'na çukurun içine bakmasını söyledim.O çukura eğilip baktığında arkadan ona bir tekme attım. Çukura yuvarlanırken kenarda ki bir dal parçasına tutundu ve "Babacığım kurtar beni! " diyerek bağırmaya başladı. Ben ise ona bakıyordum. Eğilip onu çukura iteceğim sırada O,: "Babacığım üstün toprak olmuş diyerek bana hem sesleniyor hemde bir eliyle üstümdeki toprağı temizlemeye çalışıyordu. Sonra ben onu çukura ittim ve üstüne toprak atıp ordan hızla uzaklaştım. Bunlara duyan Efendimiz ağlamaya başladı ve o kadar çok ağladı ki etrafındaki sahabeler ." Neden Resulullah'ı üzdün diyerek olayı anlatan sahabeye çıkıştılar. Resulullah Efendimiz sahabeye döndü ve tekrar anlat dedi ve sonra " İslamiyet şeref olarak bize yeter." dedi.
Kabe'nin sahibi Allah (c.c)'dır
Hz. İbrahim (a.s)’in dininin bazı kırıntılarının Mekke halkı arasında revaçta olduğu ayet ve hadislerden anlaşılmaktadır. Ebrehe’nin hücumu zamanında, Abdulmuttalib’in sergilediği tavır, onun Allah’a olan bağlılığının boyutunu göstermektedir:
Abdulmuttalib, Mekke'nin teslim edilmesinin isteyen Ebrehe'nin elçisine şu cevabı vermiştir: "Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisi ile harb etmek istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, biz de Ebrehe'yi bu hareketinden vaz geçirecek güç ve kuvvet yoktur."
Abdülmuttalib, Abrehe'ye: "Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir." diyerek develerini isteyince, Ebrehe:
"Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Konuşmaya başlayınca pek de öyle olmadığını anladım. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe'yi yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım iki yüz deveden bahsediyorsun." diye konuştu.
Abdülmuttalib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan: "Ben develerimin sahibiyim. Kâbe'nin de bir sahibi ve koruyucu vardır. Elbette onu koruyacaktır." diye karşılık verdi.
Bu sözler Ebrehe'yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu: "Onu bana karşı kimse koruyamaz!"
Abdülmuttalib yine sözün altında kalmadı ve şöyle dedi: "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte O!" dedi. (Sîre, 1/51-53; Tabakât, 1/92)
Kabe her devirde kutsaldı ve insanlar ona dokunulmaması gerektiğini iyi bilirlerdi. Müşrik içinde,inanmayan içinde durum aynıydı.Suçlu bir kimse Kabe'nin örtüsünün altına sığınsa kimse ona dokunmazdı.
Hz. Ömer (r.a) ve sahabeler, Allah'a kul olmayı en büyük iftihar vesilesi sayar ve bunun ötesinde başka şereflere iltifat etmezlerdi. Cahiliyye döneminde yaşadıkları hayat onları insanlığın en aşağı seviyesine çekmişken, islam ile şereflendikten sonraki hayat dönemlerinde insanlığın en üst noktasına ulaştılar.
Bu gün Amerikan yaşam tarzına hayranlık duyan gençliğimizin Amerika'daki yaşam tarzını daha yakından tanıması gerekir. Televizyonda bir köpek suda boğulurken üzülen ve onu seyretmeye dayanamayan bir Amarikalı, bir insan suda boğulurken hayret çığlıkları atabilme garebetini çok rahatlıkla gösterebiliyor. Amerikada paranız, işiniz, maaşınız yoksa toplumda siz yok sayılıyorsunuz. Size yardım edecek bir vakıf , dernek yada bir hayırsever bulamazsınız.Zekat sistemi olmayan 300.000 milyon insanın yaşadığı bu ülkede fakir insanlara devlet nereye kadar ve nasıl yardım edecektir. Bu günler de bilbordlarda halkı bizim deyimimizle sadaka vermeye teşvik için "Cebinizdeki penilere sokaktaki yoksul insanların ihtiyacı var." yazısını görürsünüz. Amerika sokakta gönül rahatlığı ile gezemediğiniz, suç oranının çok yüksek olduğu bir ülkedir. Bu gün her evde çamaşır makinası bulunan Türkiye'de, Amerika'da bir çamaşır makinası alabilmeniz için belediyeden izin almanız gerekir. İnsanların vicdanlarını unuttukları bu ülkeye neden gençliğimiz bu kadar büyük bir hayranlık duyuyor. Bunun sebebi kendi kimliklerini kaybetmelerinden şerefin yalnızca İslamiyeti yaşamak ile kazanabilecekleri gerçeğini unutmalarından ve sahiplerinin onları koruyanın Allah (c.c) olduğunu unutmalarından kaynaklanıyor.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




