“Güzel insanların gözü güzel şeyleri, kötü insanların gözü ise kötü şeyleri görür.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Günahına pişman olmayan kimsenin tarikattan nasibi yoktur.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Tasavvufa giren insanlar meşayih-i kiramın evladıdır.” Şeyh Sıbgatullah Arvâsi (k.s) 

“Günahtan duyulan pişmanlığın derecesi, dağdan üzerine yuvarlanan taşın önünde eli kolu bağlı kalınca duyulan korku gibi olmalıdır.” Seyda Molla Muhyeddin (k.s)

“Kişi başına gelen musibetlerin belaya dönüşmemesi için Allah’a dua etmelidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bütün insanlar Allah’a giden yolda peygamberlere, peygamberler de Cebrail’e muhtaçtı.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Tarikat, İslamiyet içerisindeki nurların döndüğü yerdir.” Seyda Alameddin (k.s)

“Öfkelenen insan şeytanın elindeki topaç gibidir, şeytan onu istediği yöne çevirir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Kulun kula haset etmesi, aslında Allah’a haset etmesidir. (H.B.)

“Acziyeti idrak, en büyük mertebedir.” Hz. Ömer (r.a)

“Ma’siyyet içinde tövbe olmaz.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Allah Teâlâ insana faydalı her nimeti Resul-i Ekrem (s.a.v)  zamanında vermiştir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Anne babasından güzel bir din eğitimi alan evladın işlediği her hayrın sevabı önce annesine, sonra babasına gönderilir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bizlere Seyyid demeyiniz, eğer biz Seyyid isek Allah bunun mükâfatını zaten verecektir ama eğer değilsek Allah bunun hesabını bizden sorar.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s) 

“Allah dostları vefatlarından sonra gizlendiği bulutun arkasından çıkan kızgın güneş gibidir.”(H.B.)

“Her bakan gözün gördüğü şey farklıdır.” (H.B.)

“Şeyhe yapılan sürekli rabıta, kalbin her an zikretmesine vesile olur.” (H.B.)

“Zikirde görülen şeylere aldanmak, aynadan yansıyan akse takılı kalmak gibidir.” (H.B.)

“Her an rabıta halinde olmak müridi kötülüklerden korur.” (H.B.)

“Derecesi yüksek olan kendini küçük görendir; derecesi küçük olan ise kendini büyük görendir.” (H.B.)

“Allah Teâlâ’nın mağfireti Resul-i Ekrem’in (s.a.v) mutabaatına bağlıdır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Rabıta, müridi dünya muhabbetinden uzaklaştır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Evlat-ı salihin işlediği her güzel amele anne babası da ortaktır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Müridin şeyhinden izin alarak çektiği ezkar, aşılanmış ağacın verdiği meyve gibi daha kıymetlidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Resul-i Ekrem (s.a.v) vefatından sonra en büyük bela tokluk oldu.” Hz. Ayşe (r.a)

“İnsan gecesini boş işlerle geçirip geç yatar, sonra da sabah namazına kalkamazsa, o namazını keyfi olarak terk etmiş gibi olur.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Asr’a andolsun ki insan mutlaka ziyandadır.” (Asr/1,2)

“Bilesiniz ki, Allah dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”(Yûnus,62)

“Bir insan günahı nispetinde edepsizdir.” Mevlana Celaleddin Rumi

“İnsanın nefsi köleye benzer, onun efendisi kalp ve ruhtur.” Mevlana Celaleddin Rumi

“Sadık bir mürid evlattan daha hayırlıdır.” Şeyh Sıbgatullah Arvâsi (k.s)

“Tarikattaki insanın iki babası vardır. Biri nesebi babası, diğeri şeyhidir. Nesebi babası onu dünya hayatına, manevi babası da âhiri hayatına hazırlar.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Allah dostları zühd sahibi insanlardır, şanla şöhretle ilgilenmezler.” (H.B.)

“İnsanlar bir araya geldiklerinde gıybet etmek, boş sözler söylemek yerine Allah'ı anmalılar ki meclislerine azap değil nur yağsın.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Günahından pişman olmayan, nasihat tesir etmeyen insanın imanından şüphe edilir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan hiçbir yerdedir.” Necip Fazıl Kısakürek

“Âlimlerin en şansızı cahilin arasında olandır.” (H.B.)

“Müridin virdini terk etmesi varlık duygusundan kaynaklanır.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“Dostunla çok dost olma, düşmanınla çok düşman olma. Olur ki bir gün dostun düşmanın, düşmanın dostun oluverir.” Mevlana Celaleddin Rumi

“İnsanın güzelliği sabrettiği sıkıntılar nispetindedir”. (F.B.)

“İlim ancak amel edildiğinde kıymetlidir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Kalpler ancak Allah'ı anmakla zikriyle mutmain olur.” (Ra’d/28)

“Hakikat bir kuştur; bir kanadı tarikat, bir kanadı şeraittir. Birinden biri eksik olursa hakikat kuşu uçmaz.” İmam Rabbani (k.s)

“Tasavvuf kal ilmi değil hal ilmidir.”

“Keşke tasavvuf üzerine hiç söz söylenmeseydi de, ehl-i tasavvuf olmayan kimseler tasavvufu anlatmamış olsalardı.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“Müridin gördüğü değişik haller ve cezbe hali, oyalanması için küçük bir çocuğun önüne konulan şekerlemeler gibidir.” Şeyh Abdurrahman Taği (k.s)

“İnsan haklı olduğu bir konuda münakaşa etmek yerine susup, geriye çekilse, haksız olabileceğini düşünse ne kaybeder? Ne kazanır? (H.B.)

“Üç günden fazla küs kalan insanlar kendi elleriyle kendilerini Allah’ın rahmetinden mahrum ederler.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Her mürşid-i kâmil, yetiştirdiği halifesini omzuna bastırarak bir üst dereceye ulaştırır.” (H.B.)

“Mürşid-i kâmil olan kulların kalbi Allah Teâlâ’nın nazargahıdır.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

“Acı çekmeden başarı kazanılmaz”. (H.B.)

“Her insanın evinden son çıkışı vardır.” (F.B.)

“Bir yerde bir hayır işlendiği zaman o hayrın nispeti etrafa da faydalı olur; bir yerde de bir günah işlendiği zaman da o günahın zulmeti etrafı sarar.” (F.B.)

“Sadakat sıkıntılı dönemlerde kendini belli eder.” Seyda Alameddin (k.s)

“Sınırı olan dünyayı sınırsız bir aşkla sevmek, insana eziyet verir.” Seyda Alameddin (k.s)

Allah katında büyüklük, sayıya değil keyfiyyete bakar.” Seyda Alameddin (k.s)

“Ahir zamanda imanı muhafaza etmek, elde sıcak kor tutmaktan daha zordur.” (H.Ş.)

“Tasavvufta hissesi olmayan bir insan zamanın muhakkik ulemalarından biri sayılsa dahi, ahir zamanda zındıkların kurdukları tuzaklara karşı imanını muhafaza edemez.” Seyda Alameddin (k.s)

“Çok mukaddes neticelerin kazanılacağı zamanlarda insan, nefs ve şeytanın istilasındadır.” Seyda Alameddin (k.s)

“Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır, şer ise şer.” Hz. Osman (r.a)

“Eğer kalpleriniz temiz olsaydı, Allah'ın kelâmını okumaya doymazdınız." Hz. Osman (r.a) 

“Eğer söz gümüş ise sükût altındır.” Hz. Süleyman (a.s)

“Mü'min bir kimsenin dili, kalbinin arkasındadır. Konuşmak istediği zaman kalbiyle o şeyi düşünür, sonra diliyle onu geçiştirir; münafığın dili kalbinin önündedir. Bir şeyi kastettiğinde diliyle söyler, kalbiyle düşünmez.” Hasan Basri (r.a) 

“Kişinin malayani şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”(Tirmizi, Zühd/11)

“ Âdemoğlu sabahladığı zaman tüm azaları dile hatırlatıcı oldukları halde sabahlar ve derler ki: Bizim hakkımızda Allah’tan kork! Zira sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen inhirat edersen  biz de inhirat eder  haktan ayrılırız.”(Tirmizi)

“Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Kalbi de dili doğru olmadıkça doğru olmaz. (Haraiti)

“Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samîmi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve zînettirler.” Hz. Ömer (r.a) 

“Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeliyle karşılıkta bulunsun.” Hz. Ömer (r.a)

“ İşlerini Allah’tan korkanlara danış ve onlarla istişâre et.” Hz. Ömer (r.a)

“Allah’a itâat eden büyük zâtların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecellî eder ve onu konuşurlar.”Hz. Ömer (r.a)

“İyilik kolay bir şeydir. Güler yüz ve yumuşak söz bunu temin eder. Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık göstermeksizin yumuşak ol.” Hz. Ömer (r.a)

“Çok gülenin heybeti azalır. Şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır.” Hz. Ömer (r.a)

“Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.” Hz. Ömer (r.a)

“Amellerin efdali, farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyettir.” Hz. Ömer (r.a)

“Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” Hz. Ömer (r.a)

“Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyâya âit işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.” Hz. Ömer (r.a)

“Alay, şaka ve mizah etmekten kaçınınız. Zîrâ insanın şerefini kırar, vakarını azaltır.” Hz. Ömer (r.a)

“Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü ekseriya, sana iyilik yapayım derken zararı dokunur.” Hz. Ömer (r.a)

“Tövbe edenlerle oturun, onların kalpleri yumuşak olur.” Hz. Ömer (r.a)

"Kalp kör olduktan sonra, gözün görmesinde pek yarar yoktur." Hz. Ali (r.a.)

"Mü'min bir kimse mazeretleri, münafık ise günah ve hataları arar!" İbn-i Mübarek

"Herkesin ölümü kendi rengindedir." Mevlana Celaleddin Rumi (k.s)

“Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır.”(Tirmizî)

“Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut/45)

“Akıl, insana verilen cevherlerden biridir.” Seyda Şeyh Fadlullah (k.s)

Günün Sözü

Dünya şehvetlerle donatılmış, âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helalinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun.
İbn-i Semmak -

UBEYDULLAH AHRAR Hazretleri

Ubeydullah Ahrar Hz büyük âlim ve velilerin on sekizincisidir. İsmi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Şihâbüddîn'dir. Babası Mahmûd Şâşî, devrinin âlimlerinden velî bir zât idi. Annesi, hazret-i Ömer'in soyundandır. Ahrâr lakabıyla ve Taşkendî nisbesiyle tanınmıştır. 1403 (H.806) senesinde Taşkent'te doğdu. 1490 (H.895) senesinde Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.

Doğumundan itibaren üstün halleri görülen Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri annesi nifastan (lohusalık hâli) temizlendikten sonra emmeye başlamıştı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerametleri görülüyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:

"Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm daima Allah-u Teala ile idi. Bir an O'nu unutmaz, bir an O'ndan gâfil olmazdım. Soğuk bir kış günü, ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayakkabım düştü. Bu işle uğraşırken, Allah-u Teala’yı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu; "Bak, şu genç bunca eziyet içinde Allah'ı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O'nu nasıl unutursun?" diyerek, ağlamaya başladım. O zaman, herkesi kendim gibi her an Allah-u Teala’yı anar sanırdım. Sonradan anladım ki, Allah-u Teala’dan gafil olmamak, yalnız bazı kullara mahsus ilâhî bir inayet imiş. Ancak riyazet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilir, hatta bazılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş."

Ubeydullah Ahrar Hz çocukluk yıllarına ait rüyasını şöyle anlattı: “ Bir gece Şah-ı Nakşibend hazretlerini rüyamda gördüm. Bana bir takım manevi ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana, “Allah mübarek eylesin” dedi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hâlimin başlangıcında, rüyada Rasûlullah’ı (sas)  gördüm. Gayet yüksek bir dağın eteğinde, Ashabı ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, elleri ile benim yaklaşmamı işaret edip; "Beni bu dağın başına çıkar!" buyurdu. Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. "Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım." Buyurdular. 

Ubeydullah-ı Ahrâr'ın yetiştirilmesinde özel bir gayreti olan dayısı Hâce İbrâhim onu ilim tahsîli için Taşkent'ten Semerkant'a gönderdi. İki yıl müddetle Mâverâünnehr'deki büyük âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Buhârâ'ya ve Herat'a da giden Ubeydullah-ı Ahrâr, buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhûr talebelerinden bir kısmıyla görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Hâcegân yolunun diğer tabakasının büyüklerinden pekçok zatla da görüşüp, sohbet etti. Horasan'a gitmeden önce, Seyyid Kâsım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan'a gittikten sonra, bir defâ daha Seyyid Kâsım Tebrîzî'nin sohbetine gitti. Bundan başka Herat'ta bulunan evliya ve meşhur zatların da sohbetlerinde bulundu.

Sohbetlerine katıldığı hocalarına öyle sorular sorardı ki, cevap veremezlerdi. Yâkûb-i Çerhî, talebesi Ubeydullah-ı Ahrâr hakkında şöyle buyurmuştur: "Bir talebe, bir büyüğün huzuruna gelince, Hâce Ubeydullah gibi gelmelidir. Kandili takmış, fitili ve yağını hazırlamış, onun yanması için sadece bir ateş tutmak gerekecek."

Ubeydullah-ı Ahrâr, tenhada olsun, kalabalıkta olsun, zâhirî ve bâtınî edeblere çok dikkat ederdi. Sabaha kadar hep iki diz üstü oturduğu çok olurdu. Hizmetinde olanlara ve herkese, ihsanları, lütufları çoktu. Zorluğu kendisi yüklenip, başkalarının rahatını, kendi istirahatına tercih ederdi. Ömrü boyunca kimseden bir şey almamış, verilen şeyleri kabul etmemiştir. Büyüklerden bir zât, kendi eliyle beyaz kuzu yününden bir kaftan dikip, ona gönderirdi. Bu hediyenin helâl maldan olmasına çok dikkat etmişti. Kaftan kendisine verildiğinde; "Bu kaftanı giymek câizdir. Fakat ben, ömrüm boyunca kimseden hediye kabûl etmedim. Bunu gönderen zattan özür dileyin ve bu defa bu kaftanı, bizim hediyemiz olarak kendisine takdim edin." demiştir.

“ Haram lokma yiyen insan tarikatta ilerleyemez. Helal lokma yemeğe çok dikkat ediniz” derdi. Kimseden hediye kabul etmezdi. Kendi şeyhi Seyyid Kasım Hz takke örerek geçinirdi. Felç geçirip eli tutmadığı zamanda babasından kalan kitaplarını satıp geçimini sağlardı.

Ubeydullah-ı Ahrâr'ın, bütün ömrü boyunca tanıdıklarına ve tanımadıklarına, dost-düşman herkese yardım ve şefkati pek çok idi. Hiç kimseyi ayırt etmeden yaptığı iyilik ve hizmetler dillere destan idi. "Ben bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim." buyurmuştur.

Sabah erkenden kalkar, hamama gelen insanları yıkar, onlardan para almamak için hemen çıkardı. Fakat sıcak ve buhardan hasta olunca bu hizmetini bırakmak zorunda kaldı. Hastanedeki hastalara bakardı. Hatta öyle hale gelmişti ki; hastalara bakarken kendisi hasta olmuştu.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kerem ve lütfu o kadar çoktu ki, talebelerinin ve sevenlerinin rahatını düşünür, bunun için kendisi mihnet ve meşakkat çekerdi.

Mîr Abdülevvel hazretleri şöyle yazmıştır: "Ubeydullah-ı Ahrâr, talebeleri ile birlikte bir bahar mevsimi başında, Keş’e gitmek üzere yola çıkmışlardı. Bir gece yolda, bir dağ eteğinde gecelemeleri gerekti. Talebeleri hemen bir çadır kurdular. Akşam namazından sonra şiddetli bir yağmur başladı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri biraz sonra dışarı çıktı. Talebelerin ve hizmetçilerin çadıra girmesini söyledi. Bu emri üzerine hepsi çadıra girdiler. Başka bir çadır da yoktu. O gece sabaha kadar yağmur yağdı, seller aktı. Sabah namazını kıldıktan sonra, talebelerine ve diğer dostlarına; "Siz yağmur altında iken, ben çadırda durmayı tercih etmedim." buyurdu. Bunun üzerine, talebeleri kendisinin çadırda bulunması sebebiyle, edebinden yanına girip de geceleyemeyecek olan talebelerinin yağmur altında kalmalarını istemediğini anladılar. Kendisi çadırdan uzaklaşıp, geceyi çadırın dışında bir yerde geçirmişti."

Bir defasında da, bir yaz mevsiminde talebeleri ile birlikte tarlalarından birine gitmişlerdi. O gün şiddetli bir sıcak vardı. Tarlada sadece bekçinin küçük bir kulübesi bulunuyordu. Talebeleri, onunla birlikte bu kulübeye girip gölgelenmekten hayâ ettiler. Edeblerinden girmediler. Başka gölgelenecek bir yer de yoktu. Sıcak iyice şiddetlenince, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri atını istedi. "Ziraat için sürülen yerleri görmek istiyorum." diyerek, atına binip oradan uzaklaştı. Güneşin yakıcı sıcağı dayanılmaz hâle gelince, bir derede başını gölgeleyecek kadar bir yerde, hava serinleyinceye kadar istirahat edip, sonra talebelerinin yanına döndü. Talebeleri sonradan, hocalarının oradan uzaklaşıp, kendilerinin gölgelenmelerini istediğini anladılar.

Talebelerinden Şeyh İyân şöyle anlatmıştır: “Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle, bir bahar mevsiminde yola çıkmıştık. Yolumuz, sel sularıyla dolup taşarak akan bir dereye rastladı. Karşıya geçmemiz îcâb etti. Talebeler karşıya geçmek üzere saz ve kamışlardan sal yapıp, sudan geçtiler. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de karşıya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanına aldı. Hareketten biraz sonra, derenin ortasında suyun büyük bir hızla aktığı noktaya gelmiştik. Bindiğimiz salın kamışları çözülmeye başladı. Sular, bağlar gevşediğinden kamışları ve sazları sökerek salı dağıtıyordu. Ben çok korktum. Karşı sâhile bir ok atımı mesâfe vardı. Suyun şiddetle aktığı yeri aşıp karşıya ulaşmamız mümkün değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldırmadan oturuyordu. Kamışlar git gide biraz daha çözülüp dağılıyor, ben ise korkudan eriyordum. Hocamın yanında, onun rûhâniyyetine, tasarrufuna sığınıp, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu durum karşısında birdenbire "Allah!" diye bağırdı. Derin bir ürperti geçirerek, neticeyi bekledim. Bindiğimiz sal, suyun en şiddetli aktığı noktayı geçti. Sazlardan ve kamışlardan hiçbiri çözülmeden, sal karşı kıyıya ulaştı. Kıyıya gelince, hocam bana;"Kalk!" buyurdu. Kalkıp, sal üzerinden kıyıya atladım. Kendisi de indi. Mübârek ayaklarını yere basar basmaz, sal birdenbire bir çöp yığını hâline gelip, su üzerinde dağılıverdi."

Mevlânâzâde Nizâmeddîn anlatır: "Kış zamanıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsimde, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle bir köyden bir köye gidiyorduk. İkindi namazını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Menzilimiz gayet uzaktı ve bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimalî yoktu. Etrafta ise barınılacak hiçbir yer bulunmuyordu. Kendi kendime; "Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; hâlimiz ne olacak?" diye düşünmeye başladım. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, atını hızla sürüp gidiyor ve hiçbir telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu düşünceler geçince, başlarını bana döndürdüler ve "Yoksa korkuyor musun?" diye sordular. Sükût ettim. "Atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilimize ulaşırız" buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol almaya başladık. Bir hayli gittikten sonra, güneşin yerinde durduğunu gördüm. Ufka yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi, birdenbire zifirî karanlık içinde kaldık."

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri buyurdu ki: "Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden "Mesh" yani sûretinin değiştirilmesi  ( manevi çarpılma) kaldırılmıştır. Fakat batınında görünmese de kalben manevi çarpılmaya uğramak devam etmektedir. Manevi çarpılmaya uğrayan insan yaptığı günahından pişman olmaz, nasihat ona tesir etmez."

Ubeydullah Ahrar Hz çocukken gördüğü bir rüyasını şöyle anlatıyor: “Bir gün rüyamda İsa’ın (as) bana “ Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim” dedi. Rüyamıı tanıdığım salih zatlara anlatınca “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın” dediler. Ama ben onların bu yorumuna itibar etmedim. İsa (as) bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi göstermiştir. Allah veli kullarına da kalbleri imanla canlandırma kuvveti verebilir.( Bu manevi güce sahip olan velilere İsevi denir.) Allah’tan, böylesi manevi bir güce sahip olmayı dilerim diye dua ettim. Allah’a hamd olsun. Rabbim kalblere tesir edebilme kuvvetini bana ihsan etti.”

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, zamanının sultanları üzerinde büyük bir tesire sahipti. Sultanlara sözü geçer, müslümanların rahatı için onlara nasihat ederdi.
Ubeydullah Ahrar Hz şöyle anlatıyor:

“Hoca Alâeddin Attâr Hazretleri, Mevlânâ Nizameddin Haz­retleriyle sık sık sohbet ederlerdi.Bazı garazkârlar, Hocaya Mevlânâ Nizamettin’nin şeyhlik ve ululuk dâvası güttüğünü söylemişler ve bunu o kadar tekrarlamışlar ki, Hocanın gönlü Mevlânâ´dan ka­yar gibi olmuş. . Gammazlık ısrarla devam edince, Hoca Alâed­din Attâr Hazretleri, Mevlânâ Nizameddin´i çağırıp kuvvetle ta­sarruf etmek ve bütün tasarrufunu elinden almak istemişler... O zaman Hoca Hazretleri Çağaniyan´da, Mevlâna Hazretleri de Semerkant´ta imişler... Hoca Hazretleri, Mevlâna Hazretlerine Çağaniyan´a gelmeleri için bir davet göndermişler. Mevlâna hemen emri yerine, getirmişler ve Çağaniyan yolunu tutmuşlar. Seyyid Şerif Hazretleri de beraberlerinde. . Mevlâna bir merkebe, Sey­yid Şerif de bir katıra binmişler... Yolda Seyyid Şerifin bindiği katırı bir sancı tutmuş. Yürüyebilmesine imkân yok. Yere yığı­lıp kalmış. Mevlâna Seyyid´i kendi merkebine bindirmiş ve katı­rı ayağa kaldırarak üzerine atlamış. . Katır, hiç bir şe­yi yokmuş gibi yürümeye başlamış. Seyyid bunu görün­ce katırı Çağaniyan´a girmişler. Hoca Alâeddin Hazretlerinin yakınların­dan bazıları bu Mevlâna´ya hediye etmiş. Bu şekilde, katırın üstünde Mevlâna ve merkepte Seyyid Şerif manzarayı da kötü bir tefsirle Hoca Hazretlerine yetiştirmişler. “Bakınız, demişler; kendisi katıra binmiş, Seyyid Şerifi merkebe bindirmiş, geliyor! Şeyhlik ve ululuk tasladığını bu hâl de delildir. Bu sözler de Hoca Hazretlerini ayrıca incitmiş. Mevlâna Hazretleri Hoca Hazretlerinin meclisine girip bü­yük bir tevazuyla oturmuş. Meclistekilerin birbirlerine mırıltıları: “ Bugün Hoca Hazretleri Mevlâna´ya verdik­leri bütün feyzi tasarruf yoluyla geri alacaklardır!” demişler.

O gün hava gayet sıcak. . Sohbet uzamış. Güneş tepeye eri­şince herkes sıcaktan bunalmış ve meclisten ayrılmış. Hoca Haz­retleriyle Mevlânâ Hazretleri, karşılıklı, yalnız kalmışlar, îkisi de, güneş altında ve murakabe vaziyetinde birbirine karşı mura­kabeleri uzun zaman sürmüş..

Mevlâna Hazretleri buyuruyor : “Ben o murakabe ve yönelmede kendimi bir güvercin şek­linde buldum. Hoca Hazretleriyse bir şahin gibi beni kovalıyor­du. Ne tarafa dönsem arkamdan geliyor ve peşimi bırakmıyordu. Baktım ki, nereye kaçsam kurtuluş imkânı yok. Allah Resul´ünün ruhaniyetlerine sığındım ve imdat istedim. Muhammedi hakikat bir sığınak şeklinde tecelli etti ve beni içine aldı. Allah Resul´ü­nün sonsuz nurlarında kendimi kaybettim. Hoca Hazretleri o nok­taya erişince birdenbire kalakaldılar. Artık tasarrufa mecalleri kalmadı. Allah Resûl´ünün ruhaniyetlerinden bir hitap erişti : “Nizameddin bizimdir! Kimse ona dokunmasın!” O dakikada Hoca Alâeddin Hazretleri başlarını kaldırırlar ve azim bir hâl içinde evlerine çekildiler. Sarfettikleri gayretten de birkaç gün hasta yattılar. Kimse o hastalığın sebebini bilemedi.

Hace Alaeddin Hz Mehmed Ali Hekim Termezî Hz’nin mezarını ziyarete giderken Mevlânâ Hz’ne de onunla gelmesini emrediyor. Kendisi ata bindiği halde Mevlâna´ya bir binek vermiyor. Mevlâna Nizameddin zayıf ve ihtiyar olmasına rağmen yaya olarak Hoca Hazretlerinin peşinden gidiyor. Mezarın başına geldikleri zaman Hace Hazretleri Hekim Termezî Hazretlerinin ruhaniyeti orada olmadığını görüyor. Biraz sonra anlaşılıyor ki, mezar sahibinin ruhaniyeti Mevlâna Hazretlerini karşılamak için meza­rını bırakıp yola çıkmış. Bunun üzerine Hace Alâeddin Hazret­leri Mevlâna’nın mertebesini yakından görmüş oluyor, ona iti­bar ve iltifatlarını arttırıyor ve “ Allah´ın herkese mahsus bir inayeti vardır. Benim ne gücüm olacak” diyor.

Hace Ubeydullah Hazretleri:

Mevlâna Nizameddin Hazretleri Şaş vilâyetine gelip bizim misafiri­miz olmuşlardı. Biz de vaktimizin çoğunu kendilerinin hizmet ve sohbetine ayırmış bulunuyorduk. Bir gün sohbet sırasında bir gönül ehli niyaz ve muhabbet gösterip Mevlâna Hazretlerine ta­baklanmış birkaç kuzu derisi hediye ettiler. Ben de o derilerden Mevlâna Hazretlerine bir kürk diktirmeği üzerime aldım. Derile­ri kürkçüye götürüp gösterince yakası için de bir miktar deri lâ­zım olduğunu öğrendim. Ben eksik olan parçanın tedarikiyle uğ­raşırken duydum ki, kürkü hediye eden gönül ehli, Mevlâna Haz­retlerine, benim için “Hace Ubeydullah kürkü yaptırmakta ihmal gösteriyor!”demiş. Lâtife yollu söylenen bu söz bile Mevlânâ´ya o kadar do­kunmuş ki “İhmal dediğin öyle bir şeydir ki, insanı nisbetinden uzaklaştırır”buyurmuşlar ve Şeyhülislâm Üsameddin´e ait vak´ayı anlatmışlar.Sonunda benim de bulunduğum bu mecliste anlattıkları bu vak´adan sonra bana dönüp: “Hace! Haberiniz olsun ki siz de nisbetin dışında kaldınız!” buyurdular. O anda kendimde öyle bir ağırlık hissettim ki, yerimden kımıldayamaz oldum. Bin zorlukla kalkabildim. Üstelik ben onların müridi de­ğildim. Bazı büyük evliyanın mezarlarına giderek bâtın yolundan hâlimi arzettim ve imdatlarını istedim. Murakabe ve teveccüh yoluyla bana malûm oldu ki, o azizlerle hem sûrî (maddî), hem de manevî ilişkimiz vardır. Zira rabıta ettiğim mezarlardaki evliya, Mevlâna Hazretlerinin anne kolundan büyük babaları olduktan başka manevî ilişki de ortadaydı. Onda yüklenen ağırlığın Mevlâna Hazretlerine döndürüldüğü işaretini aldım ve o anda yükümün kalktığını gördüm. Dönüp Mevlâna Hazretlerinin hizmetlerine gittiğim zaman hayretle müşahede ettim ki, kendileri bazı yakınlarıyla sohbet etmekteler ve üzerlerinde hiç bir ağırlık mevcut değil. Ben aldığım işarete rağmen nasıl olup da Mevlâna´nın rahat rahat konuşabildiğine hayretle bakarken birdenbire bir hâdise oldu. Mevlâna Hazretleri Meclistekilere bağırdılar : “Kalkın; kalkın! Bana, bir yük bindirdiler!” Mevlâna Hazretleri o ağırlıktan hasta yatağına düştü ve üç gün sonra vefat etti.

Hace Ubeydullah Hz o hastalığı sırasında büyük sufilerinden Mevlana Kasım’ı Mevlana Nizameddin’e hizmet etmesi için görevlendirmişti. Mevlana Kasım gördüklerini şöyle nakleder: “ Mevlana Nizameddin hastalığı sırasında çok ağlıyordu. Bir gün şöyle dedi: “ Hace Ubeydullah bizim Piriliğimiz zamanına rast geldi. Ömrüm boyunca elde ettiğim her şeyi benden aldı ve beni müflis durumuna düşürdü. Oysa gençliğimde, Hace Alâeddin çok kuvvetli ve kemal derecesinde tasarruf sahibi olmasına rağmen her ne kadar bu fakirle uğraştılarsa da güç yetiştirememişlerdi.”

Hace Ubeydullah Ahrar Hz gençliğinde çok fakirdi. Şeyhide çok fakirdi. Abdest almaya su bulabilmek için iki saat yol yürürlerdi. O zamanlarda bu sıkıntılarından dolayı kalbinden “keşke şeyhimiz bizimle biraz ilgilense” geçirirdi. Daha sonra Allah-u Teala rızkını arttırdı ve çok zengin oldu. Kendi talebeleri için çok güzel bir medrese yaptırdı. Medresede sıcak su dahi olmasına rağmen, bu seferde talebelerinin birbirleriyle uğraştıklarını gördü. Bu hal üzerine “Biz nelerle uğraşırdık. Bugün ki insanların elinde her türlü nimet var ama asıl yapmaları gerekenleri yapmak yerine kendileriyle uğraşıyorlar” dedi.

Ömrünü İslâm dinînin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, vaaz ve nasîhatleriyle insanların kurtuluşuna vesîle olmakla geçiren Ubeydullah Ahrar Hz 1488 senesi Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefatından on iki gün önce; "Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim. Bazı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; "Bir günlük hastalık (humma), bir senenin kefaretidir" hâdis-i şerifinde buyrulan hususa uygun olduğunu söylemişlerdi.                        

1488 senesi Rebîu'l-evvel ayının sonunda, bir cuma günü hastalığı ağırlaştı ve sekerât-ı mevt hâli cuma günü öğle vaktinde başlamıştı. Tam o sırada, Semerkand'da büyük bir zelzele oldu.

Vefat ettiği gün, akşam vakti hastalığı çok şiddetlenmişti. "Akşam namazının vakti girdi mi?" diye sordu. "Evet, girdi." dediler. Akşam namazını îmâ ile kıldı. Yatsı vakti girdiği sıralarda, son nefeslerini veriyordu. Vefatı sırasında huzurunda bulunan talebelerinden Hâce Muhammed Yahya şöyle anlatmıştır: "Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin mübarek nefeslerinin kesilmesi yaklaştığı sırada, akşam ile yatsı arasında bir vakitte idik. Bulunduğu odada birkaç lâmba yaktılar. Ev son derece aydınlık olmuştu. Bu sırada Ubeydullah Ahrar hazretlerinin iki kaşı arasından, birdenbire şimşek gibi bir nûr çıkıp öyle parladı ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasında sönük kaldı. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladıktan sonra, Hâce Ubeydullah Ahrâr  son nefesini verip vefât etti. Vefat ettiği sırada da şiddetli bir zelzele oldu.

Ubeydullah Ahrar Hz bundan 600 sene öncesinde yaşamış olmasına rağmen insanlar üzerinde ki tasarrufu halen devam ediyor. Bizlerin bu zamanda iman ile ayakta durabilmesi; bu büyük zatların dua ve bereketleri sayesindedir.

"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "

discount tretinoin 0.1 45 gm cream site will u buy viagra over the counter viagra generic prednisone for sale online link link oral safe generic propecia male pattern baldness lisinopril reviews impotence cialis canadian generic here buy overnight viagra online viagra sales in 2007 cialis levitra shop generic viagra over no ed generic viagra online generic drug list for accutane purchase glucophage metformin paxil 40 price of cialis at walmart zoloft without a prescription generic name how to xenical reviews link imitrex gmc biggest buyer of viagra zithromax dosing cost the cheapest time to take lipitor cialis how long online drugstore buspar price generic buy erythromycin without rx sitemap