24 Ekim 2008
UBEYDULLAH AHRAR Hazretleri
Ubeydullah Ahrar Hz büyük âlim ve velilerin on sekizincisidir. İsmi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Şihâbüddîn'dir. Babası Mahmûd Şâşî, devrinin âlimlerinden velî bir zât idi. Annesi, hazret-i Ömer'in soyundandır. Ahrâr lakabıyla ve Taşkendî nisbesiyle tanınmıştır. 1403 (H.806) senesinde Taşkent'te doğdu. 1490 (H.895) senesinde Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.
Doğumundan itibaren üstün halleri görülen Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri annesi nifastan (lohusalık hâli) temizlendikten sonra emmeye başlamıştı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerametleri görülüyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:
"Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm daima Allah-u Teala ile idi. Bir an O'nu unutmaz, bir an O'ndan gâfil olmazdım. Soğuk bir kış günü, ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayakkabım düştü. Bu işle uğraşırken, Allah-u Teala’yı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu; "Bak, şu genç bunca eziyet içinde Allah'ı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O'nu nasıl unutursun?" diyerek, ağlamaya başladım. O zaman, herkesi kendim gibi her an Allah-u Teala’yı anar sanırdım. Sonradan anladım ki, Allah-u Teala’dan gafil olmamak, yalnız bazı kullara mahsus ilâhî bir inayet imiş. Ancak riyazet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilir, hatta bazılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş."
Ubeydullah Ahrar Hz çocukluk yıllarına ait rüyasını şöyle anlattı: “ Bir gece Şah-ı Nakşibend hazretlerini rüyamda gördüm. Bana bir takım manevi ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana, “Allah mübarek eylesin” dedi.
Kendisi şöyle anlatır: “Hâlimin başlangıcında, rüyada Rasûlullah’ı (sas) gördüm. Gayet yüksek bir dağın eteğinde, Ashabı ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, elleri ile benim yaklaşmamı işaret edip; "Beni bu dağın başına çıkar!" buyurdu. Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. "Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım." Buyurdular.
Ubeydullah-ı Ahrâr'ın yetiştirilmesinde özel bir gayreti olan dayısı Hâce İbrâhim onu ilim tahsîli için Taşkent'ten Semerkant'a gönderdi. İki yıl müddetle Mâverâünnehr'deki büyük âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Buhârâ'ya ve Herat'a da giden Ubeydullah-ı Ahrâr, buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhûr talebelerinden bir kısmıyla görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Hâcegân yolunun diğer tabakasının büyüklerinden pekçok zatla da görüşüp, sohbet etti. Horasan'a gitmeden önce, Seyyid Kâsım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan'a gittikten sonra, bir defâ daha Seyyid Kâsım Tebrîzî'nin sohbetine gitti. Bundan başka Herat'ta bulunan evliya ve meşhur zatların da sohbetlerinde bulundu.
Sohbetlerine katıldığı hocalarına öyle sorular sorardı ki, cevap veremezlerdi. Yâkûb-i Çerhî, talebesi Ubeydullah-ı Ahrâr hakkında şöyle buyurmuştur: "Bir talebe, bir büyüğün huzuruna gelince, Hâce Ubeydullah gibi gelmelidir. Kandili takmış, fitili ve yağını hazırlamış, onun yanması için sadece bir ateş tutmak gerekecek."
Ubeydullah-ı Ahrâr, tenhada olsun, kalabalıkta olsun, zâhirî ve bâtınî edeblere çok dikkat ederdi. Sabaha kadar hep iki diz üstü oturduğu çok olurdu. Hizmetinde olanlara ve herkese, ihsanları, lütufları çoktu. Zorluğu kendisi yüklenip, başkalarının rahatını, kendi istirahatına tercih ederdi. Ömrü boyunca kimseden bir şey almamış, verilen şeyleri kabul etmemiştir. Büyüklerden bir zât, kendi eliyle beyaz kuzu yününden bir kaftan dikip, ona gönderirdi. Bu hediyenin helâl maldan olmasına çok dikkat etmişti. Kaftan kendisine verildiğinde; "Bu kaftanı giymek câizdir. Fakat ben, ömrüm boyunca kimseden hediye kabûl etmedim. Bunu gönderen zattan özür dileyin ve bu defa bu kaftanı, bizim hediyemiz olarak kendisine takdim edin." demiştir.
“ Haram lokma yiyen insan tarikatta ilerleyemez. Helal lokma yemeğe çok dikkat ediniz” derdi. Kimseden hediye kabul etmezdi. Kendi şeyhi Seyyid Kasım Hz takke örerek geçinirdi. Felç geçirip eli tutmadığı zamanda babasından kalan kitaplarını satıp geçimini sağlardı.
Ubeydullah-ı Ahrâr'ın, bütün ömrü boyunca tanıdıklarına ve tanımadıklarına, dost-düşman herkese yardım ve şefkati pek çok idi. Hiç kimseyi ayırt etmeden yaptığı iyilik ve hizmetler dillere destan idi. "Ben bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim." buyurmuştur.
Sabah erkenden kalkar, hamama gelen insanları yıkar, onlardan para almamak için hemen çıkardı. Fakat sıcak ve buhardan hasta olunca bu hizmetini bırakmak zorunda kaldı. Hastanedeki hastalara bakardı. Hatta öyle hale gelmişti ki; hastalara bakarken kendisi hasta olmuştu.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kerem ve lütfu o kadar çoktu ki, talebelerinin ve sevenlerinin rahatını düşünür, bunun için kendisi mihnet ve meşakkat çekerdi.
Mîr Abdülevvel hazretleri şöyle yazmıştır: "Ubeydullah-ı Ahrâr, talebeleri ile birlikte bir bahar mevsimi başında, Keş’e gitmek üzere yola çıkmışlardı. Bir gece yolda, bir dağ eteğinde gecelemeleri gerekti. Talebeleri hemen bir çadır kurdular. Akşam namazından sonra şiddetli bir yağmur başladı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri biraz sonra dışarı çıktı. Talebelerin ve hizmetçilerin çadıra girmesini söyledi. Bu emri üzerine hepsi çadıra girdiler. Başka bir çadır da yoktu. O gece sabaha kadar yağmur yağdı, seller aktı. Sabah namazını kıldıktan sonra, talebelerine ve diğer dostlarına; "Siz yağmur altında iken, ben çadırda durmayı tercih etmedim." buyurdu. Bunun üzerine, talebeleri kendisinin çadırda bulunması sebebiyle, edebinden yanına girip de geceleyemeyecek olan talebelerinin yağmur altında kalmalarını istemediğini anladılar. Kendisi çadırdan uzaklaşıp, geceyi çadırın dışında bir yerde geçirmişti."
Bir defasında da, bir yaz mevsiminde talebeleri ile birlikte tarlalarından birine gitmişlerdi. O gün şiddetli bir sıcak vardı. Tarlada sadece bekçinin küçük bir kulübesi bulunuyordu. Talebeleri, onunla birlikte bu kulübeye girip gölgelenmekten hayâ ettiler. Edeblerinden girmediler. Başka gölgelenecek bir yer de yoktu. Sıcak iyice şiddetlenince, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri atını istedi. "Ziraat için sürülen yerleri görmek istiyorum." diyerek, atına binip oradan uzaklaştı. Güneşin yakıcı sıcağı dayanılmaz hâle gelince, bir derede başını gölgeleyecek kadar bir yerde, hava serinleyinceye kadar istirahat edip, sonra talebelerinin yanına döndü. Talebeleri sonradan, hocalarının oradan uzaklaşıp, kendilerinin gölgelenmelerini istediğini anladılar.
Talebelerinden Şeyh İyân şöyle anlatmıştır: “Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle, bir bahar mevsiminde yola çıkmıştık. Yolumuz, sel sularıyla dolup taşarak akan bir dereye rastladı. Karşıya geçmemiz îcâb etti. Talebeler karşıya geçmek üzere saz ve kamışlardan sal yapıp, sudan geçtiler. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de karşıya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanına aldı. Hareketten biraz sonra, derenin ortasında suyun büyük bir hızla aktığı noktaya gelmiştik. Bindiğimiz salın kamışları çözülmeye başladı. Sular, bağlar gevşediğinden kamışları ve sazları sökerek salı dağıtıyordu. Ben çok korktum. Karşı sâhile bir ok atımı mesâfe vardı. Suyun şiddetle aktığı yeri aşıp karşıya ulaşmamız mümkün değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldırmadan oturuyordu. Kamışlar git gide biraz daha çözülüp dağılıyor, ben ise korkudan eriyordum. Hocamın yanında, onun rûhâniyyetine, tasarrufuna sığınıp, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu durum karşısında birdenbire "Allah!" diye bağırdı. Derin bir ürperti geçirerek, neticeyi bekledim. Bindiğimiz sal, suyun en şiddetli aktığı noktayı geçti. Sazlardan ve kamışlardan hiçbiri çözülmeden, sal karşı kıyıya ulaştı. Kıyıya gelince, hocam bana;"Kalk!" buyurdu. Kalkıp, sal üzerinden kıyıya atladım. Kendisi de indi. Mübârek ayaklarını yere basar basmaz, sal birdenbire bir çöp yığını hâline gelip, su üzerinde dağılıverdi."
Mevlânâzâde Nizâmeddîn anlatır: "Kış zamanıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsimde, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle bir köyden bir köye gidiyorduk. İkindi namazını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Menzilimiz gayet uzaktı ve bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimalî yoktu. Etrafta ise barınılacak hiçbir yer bulunmuyordu. Kendi kendime; "Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; hâlimiz ne olacak?" diye düşünmeye başladım. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, atını hızla sürüp gidiyor ve hiçbir telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu düşünceler geçince, başlarını bana döndürdüler ve "Yoksa korkuyor musun?" diye sordular. Sükût ettim. "Atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilimize ulaşırız" buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol almaya başladık. Bir hayli gittikten sonra, güneşin yerinde durduğunu gördüm. Ufka yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi, birdenbire zifirî karanlık içinde kaldık."
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri buyurdu ki: "Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden "Mesh" yani sûretinin değiştirilmesi ( manevi çarpılma) kaldırılmıştır. Fakat batınında görünmese de kalben manevi çarpılmaya uğramak devam etmektedir. Manevi çarpılmaya uğrayan insan yaptığı günahından pişman olmaz, nasihat ona tesir etmez."
Ubeydullah Ahrar Hz çocukken gördüğü bir rüyasını şöyle anlatıyor: “Bir gün rüyamda İsa’ın (as) bana “ Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim” dedi. Rüyamıı tanıdığım salih zatlara anlatınca “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın” dediler. Ama ben onların bu yorumuna itibar etmedim. İsa (as) bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi göstermiştir. Allah veli kullarına da kalbleri imanla canlandırma kuvveti verebilir.( Bu manevi güce sahip olan velilere İsevi denir.) Allah’tan, böylesi manevi bir güce sahip olmayı dilerim diye dua ettim. Allah’a hamd olsun. Rabbim kalblere tesir edebilme kuvvetini bana ihsan etti.”
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, zamanının sultanları üzerinde büyük bir tesire sahipti. Sultanlara sözü geçer, müslümanların rahatı için onlara nasihat ederdi.
Ubeydullah Ahrar Hz şöyle anlatıyor:
“Hoca Alâeddin Attâr Hazretleri, Mevlânâ Nizameddin Hazretleriyle sık sık sohbet ederlerdi.Bazı garazkârlar, Hocaya Mevlânâ Nizamettin’nin şeyhlik ve ululuk dâvası güttüğünü söylemişler ve bunu o kadar tekrarlamışlar ki, Hocanın gönlü Mevlânâ´dan kayar gibi olmuş. . Gammazlık ısrarla devam edince, Hoca Alâeddin Attâr Hazretleri, Mevlânâ Nizameddin´i çağırıp kuvvetle tasarruf etmek ve bütün tasarrufunu elinden almak istemişler... O zaman Hoca Hazretleri Çağaniyan´da, Mevlâna Hazretleri de Semerkant´ta imişler... Hoca Hazretleri, Mevlâna Hazretlerine Çağaniyan´a gelmeleri için bir davet göndermişler. Mevlâna hemen emri yerine, getirmişler ve Çağaniyan yolunu tutmuşlar. Seyyid Şerif Hazretleri de beraberlerinde. . Mevlâna bir merkebe, Seyyid Şerif de bir katıra binmişler... Yolda Seyyid Şerifin bindiği katırı bir sancı tutmuş. Yürüyebilmesine imkân yok. Yere yığılıp kalmış. Mevlâna Seyyid´i kendi merkebine bindirmiş ve katırı ayağa kaldırarak üzerine atlamış. . Katır, hiç bir şeyi yokmuş gibi yürümeye başlamış. Seyyid bunu görünce katırı Çağaniyan´a girmişler. Hoca Alâeddin Hazretlerinin yakınlarından bazıları bu Mevlâna´ya hediye etmiş. Bu şekilde, katırın üstünde Mevlâna ve merkepte Seyyid Şerif manzarayı da kötü bir tefsirle Hoca Hazretlerine yetiştirmişler. “Bakınız, demişler; kendisi katıra binmiş, Seyyid Şerifi merkebe bindirmiş, geliyor! Şeyhlik ve ululuk tasladığını bu hâl de delildir. Bu sözler de Hoca Hazretlerini ayrıca incitmiş. Mevlâna Hazretleri Hoca Hazretlerinin meclisine girip büyük bir tevazuyla oturmuş. Meclistekilerin birbirlerine mırıltıları: “ Bugün Hoca Hazretleri Mevlâna´ya verdikleri bütün feyzi tasarruf yoluyla geri alacaklardır!” demişler.
O gün hava gayet sıcak. . Sohbet uzamış. Güneş tepeye erişince herkes sıcaktan bunalmış ve meclisten ayrılmış. Hoca Hazretleriyle Mevlânâ Hazretleri, karşılıklı, yalnız kalmışlar, îkisi de, güneş altında ve murakabe vaziyetinde birbirine karşı murakabeleri uzun zaman sürmüş..
Mevlâna Hazretleri buyuruyor : “Ben o murakabe ve yönelmede kendimi bir güvercin şeklinde buldum. Hoca Hazretleriyse bir şahin gibi beni kovalıyordu. Ne tarafa dönsem arkamdan geliyor ve peşimi bırakmıyordu. Baktım ki, nereye kaçsam kurtuluş imkânı yok. Allah Resul´ünün ruhaniyetlerine sığındım ve imdat istedim. Muhammedi hakikat bir sığınak şeklinde tecelli etti ve beni içine aldı. Allah Resul´ünün sonsuz nurlarında kendimi kaybettim. Hoca Hazretleri o noktaya erişince birdenbire kalakaldılar. Artık tasarrufa mecalleri kalmadı. Allah Resûl´ünün ruhaniyetlerinden bir hitap erişti : “Nizameddin bizimdir! Kimse ona dokunmasın!” O dakikada Hoca Alâeddin Hazretleri başlarını kaldırırlar ve azim bir hâl içinde evlerine çekildiler. Sarfettikleri gayretten de birkaç gün hasta yattılar. Kimse o hastalığın sebebini bilemedi.
Hace Alaeddin Hz Mehmed Ali Hekim Termezî Hz’nin mezarını ziyarete giderken Mevlânâ Hz’ne de onunla gelmesini emrediyor. Kendisi ata bindiği halde Mevlâna´ya bir binek vermiyor. Mevlâna Nizameddin zayıf ve ihtiyar olmasına rağmen yaya olarak Hoca Hazretlerinin peşinden gidiyor. Mezarın başına geldikleri zaman Hace Hazretleri Hekim Termezî Hazretlerinin ruhaniyeti orada olmadığını görüyor. Biraz sonra anlaşılıyor ki, mezar sahibinin ruhaniyeti Mevlâna Hazretlerini karşılamak için mezarını bırakıp yola çıkmış. Bunun üzerine Hace Alâeddin Hazretleri Mevlâna’nın mertebesini yakından görmüş oluyor, ona itibar ve iltifatlarını arttırıyor ve “ Allah´ın herkese mahsus bir inayeti vardır. Benim ne gücüm olacak” diyor.
Hace Ubeydullah Hazretleri:
Mevlâna Nizameddin Hazretleri Şaş vilâyetine gelip bizim misafirimiz olmuşlardı. Biz de vaktimizin çoğunu kendilerinin hizmet ve sohbetine ayırmış bulunuyorduk. Bir gün sohbet sırasında bir gönül ehli niyaz ve muhabbet gösterip Mevlâna Hazretlerine tabaklanmış birkaç kuzu derisi hediye ettiler. Ben de o derilerden Mevlâna Hazretlerine bir kürk diktirmeği üzerime aldım. Derileri kürkçüye götürüp gösterince yakası için de bir miktar deri lâzım olduğunu öğrendim. Ben eksik olan parçanın tedarikiyle uğraşırken duydum ki, kürkü hediye eden gönül ehli, Mevlâna Hazretlerine, benim için “Hace Ubeydullah kürkü yaptırmakta ihmal gösteriyor!”demiş. Lâtife yollu söylenen bu söz bile Mevlânâ´ya o kadar dokunmuş ki “İhmal dediğin öyle bir şeydir ki, insanı nisbetinden uzaklaştırır”buyurmuşlar ve Şeyhülislâm Üsameddin´e ait vak´ayı anlatmışlar.Sonunda benim de bulunduğum bu mecliste anlattıkları bu vak´adan sonra bana dönüp: “Hace! Haberiniz olsun ki siz de nisbetin dışında kaldınız!” buyurdular. O anda kendimde öyle bir ağırlık hissettim ki, yerimden kımıldayamaz oldum. Bin zorlukla kalkabildim. Üstelik ben onların müridi değildim. Bazı büyük evliyanın mezarlarına giderek bâtın yolundan hâlimi arzettim ve imdatlarını istedim. Murakabe ve teveccüh yoluyla bana malûm oldu ki, o azizlerle hem sûrî (maddî), hem de manevî ilişkimiz vardır. Zira rabıta ettiğim mezarlardaki evliya, Mevlâna Hazretlerinin anne kolundan büyük babaları olduktan başka manevî ilişki de ortadaydı. Onda yüklenen ağırlığın Mevlâna Hazretlerine döndürüldüğü işaretini aldım ve o anda yükümün kalktığını gördüm. Dönüp Mevlâna Hazretlerinin hizmetlerine gittiğim zaman hayretle müşahede ettim ki, kendileri bazı yakınlarıyla sohbet etmekteler ve üzerlerinde hiç bir ağırlık mevcut değil. Ben aldığım işarete rağmen nasıl olup da Mevlâna´nın rahat rahat konuşabildiğine hayretle bakarken birdenbire bir hâdise oldu. Mevlâna Hazretleri Meclistekilere bağırdılar : “Kalkın; kalkın! Bana, bir yük bindirdiler!” Mevlâna Hazretleri o ağırlıktan hasta yatağına düştü ve üç gün sonra vefat etti.
Hace Ubeydullah Hz o hastalığı sırasında büyük sufilerinden Mevlana Kasım’ı Mevlana Nizameddin’e hizmet etmesi için görevlendirmişti. Mevlana Kasım gördüklerini şöyle nakleder: “ Mevlana Nizameddin hastalığı sırasında çok ağlıyordu. Bir gün şöyle dedi: “ Hace Ubeydullah bizim Piriliğimiz zamanına rast geldi. Ömrüm boyunca elde ettiğim her şeyi benden aldı ve beni müflis durumuna düşürdü. Oysa gençliğimde, Hace Alâeddin çok kuvvetli ve kemal derecesinde tasarruf sahibi olmasına rağmen her ne kadar bu fakirle uğraştılarsa da güç yetiştirememişlerdi.”
Hace Ubeydullah Ahrar Hz gençliğinde çok fakirdi. Şeyhide çok fakirdi. Abdest almaya su bulabilmek için iki saat yol yürürlerdi. O zamanlarda bu sıkıntılarından dolayı kalbinden “keşke şeyhimiz bizimle biraz ilgilense” geçirirdi. Daha sonra Allah-u Teala rızkını arttırdı ve çok zengin oldu. Kendi talebeleri için çok güzel bir medrese yaptırdı. Medresede sıcak su dahi olmasına rağmen, bu seferde talebelerinin birbirleriyle uğraştıklarını gördü. Bu hal üzerine “Biz nelerle uğraşırdık. Bugün ki insanların elinde her türlü nimet var ama asıl yapmaları gerekenleri yapmak yerine kendileriyle uğraşıyorlar” dedi.
Ömrünü İslâm dinînin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, vaaz ve nasîhatleriyle insanların kurtuluşuna vesîle olmakla geçiren Ubeydullah Ahrar Hz 1488 senesi Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefatından on iki gün önce; "Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim. Bazı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; "Bir günlük hastalık (humma), bir senenin kefaretidir" hâdis-i şerifinde buyrulan hususa uygun olduğunu söylemişlerdi.
1488 senesi Rebîu'l-evvel ayının sonunda, bir cuma günü hastalığı ağırlaştı ve sekerât-ı mevt hâli cuma günü öğle vaktinde başlamıştı. Tam o sırada, Semerkand'da büyük bir zelzele oldu.
Vefat ettiği gün, akşam vakti hastalığı çok şiddetlenmişti. "Akşam namazının vakti girdi mi?" diye sordu. "Evet, girdi." dediler. Akşam namazını îmâ ile kıldı. Yatsı vakti girdiği sıralarda, son nefeslerini veriyordu. Vefatı sırasında huzurunda bulunan talebelerinden Hâce Muhammed Yahya şöyle anlatmıştır: "Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin mübarek nefeslerinin kesilmesi yaklaştığı sırada, akşam ile yatsı arasında bir vakitte idik. Bulunduğu odada birkaç lâmba yaktılar. Ev son derece aydınlık olmuştu. Bu sırada Ubeydullah Ahrar hazretlerinin iki kaşı arasından, birdenbire şimşek gibi bir nûr çıkıp öyle parladı ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasında sönük kaldı. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladıktan sonra, Hâce Ubeydullah Ahrâr son nefesini verip vefât etti. Vefat ettiği sırada da şiddetli bir zelzele oldu.
Ubeydullah Ahrar Hz bundan 600 sene öncesinde yaşamış olmasına rağmen insanlar üzerinde ki tasarrufu halen devam ediyor. Bizlerin bu zamanda iman ile ayakta durabilmesi; bu büyük zatların dua ve bereketleri sayesindedir.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




