01 Mart 2011
NÜBÜVVET NURUYLA AYDINLANANLAR
Allah (c.c) İslam dinini insanlar arasından bir peygamber seçip, kitabı Kur’an-ı Kerim’i de parça parça, Hz. Rasulullah ve sahabilerinin hayatlarına tatbik etmesi suretiyle indirmiştir. Dolayısıyla insanı Allah u Teâla’ya ulaştıran yegane yol Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine uymaktır. Tasavvuf da Allah (c.c) ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş bir sistemdir. Büyük mürşid Ebu Hafs Haddad (k.s) tasavvufu şöyle tarif etmiştir:
‘Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. İnsanın yaşadığı her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Bu edebe her zaman riayet eden kimse Allah dostu olur. Edebi korumayan ise, her ne kadar kendini güzel bir halde zannetse bile, Allah katında bir yeri ve değeri yoktur. Kendisinin ilahi huzurda kabul gördüğünü düşünse bile aslında oradan çok uzaktadır.’
Tasavvuf metod olarak kâmil bir mürşid rehberliğinde nefis terbiyesi ve kalb tezkiyesidir. Ehlullah müridin kalbinin dünya ile olan bağını çözüp, Allah’a bağlar.
Tasavvufun hedefi ise kalbin ihsan mertebesine ulaşmasıdır, yani Allah’ı görüyormuş gibi halini muhafaza etmesidir. Tasavvufun 11 temel düsturundan birincisi ‘Huş der dem’ dir. Yani nefesi her an muhafaza, tek bir nefesi dahi gaflet içinde alıp-vermeme halidir. İşte bu mertebeye ulaşan müride ‘sufi’ denir.
Sufi Kur’an’da mukarrebun, sabikun veya muttaki mümin diye hitab olunan kişidir. Her ne kadar halk arasında sufi kelimesi bu yola giren herkes için kullanılsa da, bizim sufiden kasdımız bu yolun bütün aşamalarını geçmiş ve bu yoldan mezun olmuş kişidir.
İmam-ı Gazali Hazretleri El-Munkız Min Ed-Dalal adlı eserinde on sene uzlet hayatı süresince sufilerle ilgili görüşlerini şöyle nakleder: “Sufilerin Allah-ü Teâla’ nın yoluna girmiş kimseler olduklarını, onların hayat tarzının en güzel hayat tarzı yollarının en doğru yol olduğunu, ahlaklarının ahlakın en güzeli bulunduğunu yakinen (kat’i, şüphesiz bir bilgi ile) anladım. Akıllı insanlar, hikmet sahipleri, şeriatın sırrına vakıf âlimler, onların hayat tarzından ve ahlakından birşey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere biraraya gelseler buna bir imkan bulamazlar. Onların dış ve içleirndeki hareket ve duyguların hepsi Nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır. Yeryüzünde Nübüvvet nurundan başka kendisi ile aydınlanılacak bir nur yoktur.’’
Sufilerin hangi hal ve davranışlarıyla bu mertebeye ulaştıklarını irdeleyecek olursak;
TEVAZU
Sufilerin en başta gelen güzel ahlakı tevazudur. Tevazu sahibi insan hem kendisi rahat eder, hem de etrafındakileri rahat ettirir. Rasulullah (s.a.v) kimseyi ayırt etmeden her davete icabet ederdi, bir yudum süt dahi olsa hediyeyi kabul eder ve karşılık verirdi. Veh b. Münebbih demiştir ki: ‘Allahu Tealanın önceki indirmiş olduğu kitaplarında şunlar yazılı idi; Ben Âdem’in sülbünden bütün evlatlarının zerrelerini çıkardım, içlerinde bana karşı en fazla tevazu sahibi olarak Musa’nın kalbini buldum. Bunun için onu seçtim ve kendisiyle özel olarak konuştum.’
Rasulullah (s.a.v); ‘Tevazunun başı karşılaştığın kimseye önce senin selam vermen, selam verene karşılıkta bulunman, meclisin gerisinde oturmaya razı olman, methedilmeyi, nefsini temize çıkarmayı ve iyiliklerin anılmasını sevmemendir.’ buyurmuştur.
Âlim zatlara tevazunun ne olduğu sorulduğunda, her şartta Hakk’a boyun eğmek, teslim olmak ve kimin söylediğine bakmadan hakkı kabul etmektir, demişlerdir. Yine nefsinde az da olsa kıymet gören kişi için tevazudan nasibini almamış denmiştir. Zira sufilerin yolunda amaç benliği ortadan kaldırmaktır. Kişi bütün güzellikleri Allahu Teâla’dan, kusurları da kendinden bilir. Sadece kendi kusurlarını görmeye odaklanır, hatalarını fark ettikçe de yükseklik ve şerefe tamah etmeden tevazuya yönelir. Kendisine kötü bir şey söylendiğinde hakkı kabul eder, kendisinin övülmesine de aldırış etmez.
Bir elçi Rasulullah’ı (s.a.v) görmek için Medine’ye gelir. O sırada Rasulullah (s.a.v), suffe ehline su dağıtmaktadır. Elçi gördüğü topluluğun en güzel, en dikkat çekici kişisini su dağıtırken görünce sorar: ‘Bu topluluğun efendisi kimdir.’ Rasulullah (s.a.v) 1400 yıl sonra bizler için de kesin bir ölçü olacak cevabını verir: “Bir topluluğun efendisi, onlara hizmet edendir.”(Kenzü’l-ummâl, 7/710)İşte Rasulullahın varisleri olan Evliyaullah da asırlardır bu ölçüye riayet ettiler, zira Seyda (k.s), ‘Biz büyüklüğü başkalarına bıraktık, biz hizmet için varız.’ demiştir. Seyda (k.s) kendisini ziyaret eden bir müdürün şoförünün elini öpmesine mukabil, o da şoförün elini öpmüştür. Çevresindekiler bu duruma şaşırmakla beraber, Seyda’nın (k.s) tevazusunun ne ölçüde olduğunu görmüşlerdir.
Büyük veli Bayezid-i Bistami (k.s), ‘Kişi kendi kötülüğünü ve basitliğini bilerek, nefsi için herhangi bir hal ve makam görmediği ve insanlar içinde kendisinden daha şerli bir kimse görmediği zaman tevazu sahibi olur.’ demiştir. Zira kibir kendini beğenmeden doğar, insanın kendisini beğenmesi de güzelliklerin Allahu Teâlâ’dan geldiğini unutmasındandır. Allahu Teâlâ ayet-i kerimede buyuruyor:
‘Kahrolası (kâfir) insan ne nankör! (Bu kibir ve gurur nereden? O, hiç düşünmez mi?) onu yaratan neden yarattı? Bir meni parçasından yarattı da insan biçimine koydu.’ (Abese, 17-19)
Tevazunun aşırısı zillettir, zillet de yerilmiştir. Müslüman tevazu ve izzet sahibi olmalıdır. Çünkü Münafıkun suresinde Allahu Teâlâ ‘Asıl izzet, Allah’ın, Rasulün ve mü’minlerindir.’ buyurmuştur.
Zillete düşmeden tevazuyu muhafaza etmek ve kibre kapılmadan izzet sahibi olmak çok zordur. Bunu başarabilenler kalbini ucubdan (kendini beğenme) tamamen temizlenmiş olanlardır ki onlar nefis terbiyesini tamamlamış sufilerdir, mukarrebun makamındakilerdir, ilimde yükselmiş âlimlerdir.
İSAR
Rasulullah (s.a.v) Medine’ye hicret ettiğinde yüksek feraseti ile Ensar ve Muhaciri kardeş yaparak, hem kurulacak İslam Devleti’nin temellerini atmış, hem de tarihte ki en güzel kardeşliği oluşturmuştur.
Rasulullah (s.a.v) Ben-i Nadr ganimetlerini elde edince Ensar’a: ‘Sizler kendi isteğinizle Muhacir kardeşlerinizle mallarınızı ve evlerinizi bölüştünüz. Bu ganimette de onlara ortak oldunuz. Eğer isterseniz, mal ve evleriniz size kalsın, bu ganimetten size bir şey vermeyelim (hepsini Muhacirlere dağıtalım).’ buyurdu. Bunun üzerine Ensar:
‘Hayır, biz mallarımızı ve evlerimizi onlarla bölüşmeye devam edelim. Ayrıca bizler bu ganimetteki payımızdan vazgeçerek hepsini onlara veriyoruz.’ dediler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ:
‘Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.’ (Haşr, 9) ayet-i kerimesini indirdi.
İşte Ashab-ı Kiramda en güzel örneğini bulan bu ahlakın ismi isardır. İsar dünya ve ahiret işlerinde, kardeşinin hakkını ve isteğini, kendi hak ve isteğinden önde tutmaktır. Bunu hakkıyla başarabilenler, her şeyin Allahu Teâla’ya ait olduğunun, kendi nefsinin herhangi bir şeye malik olamayacağının bilincinde olanlardır.
Sufilerin hayatında isarın çok fazla örneği görülmüştür. Bununla ilgili güzel bir temsil anlatılır:
Bir ev sahibi iki tane sofra kurar. Sofralara birer kap yemek, etrafına da yarım metre sapı olan kaşıklar koyar. Birinci sofradaki misafirler yemeye koyulurlar. Ancak bu kaşıklarla yemek hayli güçtür ve her denemede yemek ya elbiselerine ya da ortalığa dökülür. İşin sonunda karınlarını doyuramadıkları gibi bütün yemek israf olmuştur.
Diğer sofrada ise sufiler vardır. Onlar kendilerinden önce kardeşlerini düşündükleri için, kaşıklarını önce yemeğe daldırır, sonrada rahatça karşıdaki arkadaşlarına yedirirler. Nihayetinde hem herkesin karnı doyar, hem de ortalık kirlenmez. İşte bu misal insanın İslam ahlakı ile ahlaklandığında kendisine ve çevresine hayatı nasıl kolaylaştırdığının çok güzel bir örneğidir.
İnsan cömertlik ve Allah yolunda infak ederek isara ulaşır. Cömertlik Allahu Teâla’nın çok hoşuna giden bir haslettir. Nitekim ayet-i kerimede: ‘Nefsinin cimriliğinden kurtulanlar felaha ermiştir.’ (Haşr,9) buyurulmaktadır. Cömertliğin kademeleri vardır:
Seha; İçinde hiçbir sıkıntı duymadan, karşılıksız ihsan etmektir.
Cud; Malın çoğunu verip bir kısmını saklamaktır.
Bühl; Malın azını verip çoğunu saklamaktır.
Şuhh; Verilmesi gereken hiçbir şeyi vermeyip eli çok sıkı olmaktır.
Bunların en üstünü sehavettir. Çünkü sehavet yaptığına dünya ve ahirette karşılık beklemeden yapılır ve bunun için riyadan uzaktır. Bu da ancak kalbini tezkiye etmiş insanlarda görülecek bir ahlaktır.
İNSANLARLA İYİ GEÇİNMEK, EZİYETLERE SABRETMEK VE GÜLERYÜZLÜLÜK
Rasulullah(s.a.v) : ‘İnsanların içinde yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden bir mü’min, onlara karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyenden daha hayırlıdır.’ buyurmuştur. İnsanların eziyetlerine katlanmak kolay değildir, çünkü nefis kendi arzusunun dışındaki hareketleri hiç sevmez, kin ve öfke onu esir alır. Güzel geçimle, yumuşaklıkla nefsin azgınlığı giderilir. Nitekim bir hadis-i şerifte:
‘Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, hayırdan bir pay verilmiştir. Yumuşaklıktan nasibi olmayanın, hayırdan da bir nasibi yoktur.’
Tasavvuf yolunun büyüklerinden Şah-ı Nakşibendi Hazretleri de, ‘Halvette şöhret vardır, şöhret ise afettir buyurmuştur.’ Sufiler zahirde halk içerisinde, onlarla beraberdirler ancak kalpleri Allah (c.c) iledir. Yalnızken gözleri Allah korkusundan ağlar, ancak kalabalık içinde yüzleri güler. Bu gülümseme kalplerindeki nurun yüzlerine yansımasıdır. Ebrar için ayet-i kerimede Allahu Teâlâ buyuruyor:
‘Yüzlerinde nimetlerin sevinç ve pırıltısını görüp tanırsın.’ (Mutaffifin, 24)
AFFETMEK VE MÜSAMAHA GÖSTERMEK
Sufilerin ahlaklarından birisi de kardeşinin kusurlarını affetmek ve kötülüğe iyilikle karşılık vermektir. Enes b. Malik (r.a)’in rivayet ettiği bir hadiste:
‘Cennette yüksekçe köşkler gördüm ve Cebrail’e ‘ Bunlar kimler için Ya Cebrail?’ diye sordum. ‘Öfkesini tutan ve insanların kusurlarını müsamaha ile karşılayıp affedenler içindir.’ dedi.
Sufiler zulmedeni affetmeyi, gelmeyene gitmeyi ve kendilerine vermeyene vermeyi adet edinmişlerdir. Çünkü ihsan bunu gerektirir ve onlar her şeyi sadece Rablerinin rızasını kazanmak için yaparlar.
KOLAY GEÇİM VE HERKESE HUYUNA GÖRE DAVRANMAK
Rasulullah (s.a.v), ‘Ben şaka da yaparım, ancak hak olanı söylerim.’ Buyurmuştur .Rasulullah (s.a.v) sahabileriyle ve ev halkıyla şakalaşmış ve her zaman çevresine güleryüz göstermiştir. Çocuklara onların hoşlanacağı şekilde muamele etmiş, torunları Hasan ve Hüseyin (r.a) ile oyunlar oynamıştır.
Tasavvuf büyükleri de bu konuda sünnete ittiba etmişler çocukla çocuk, büyükle büyük olmuşlardır. Ancak nefsini kontrol altına almış, ilim sahibi sufiler ifrad ve tefrid arasında itidali koruyabilirler. Nefs-i emmareye ait bir takım huyları barındıran kimsenin nefsi bu tür şakalardan haz alır ve ifrada sürüklenir. Sa’d b.el-As oğluna demiştir ki: ‘Şakanda haddi aşma, zira bu insandaki heybeti giderir ve düşük kimseleri sana karşı cahilane hareketler yapmaya sevkeder. Onu tamammen terketmek ise sana yaklaşmak isteyenlerin canını sıkar ve dostlarını senden soğutur.’
TEKELLÜFÜ TERKETMEK
Tekellüf, insanlara gösteriş olsun diye yapılan yapamacık söz ve davranışlardır. İnsanın kendi isteğiyle külfete girmesi, gereksiz bir zorluğa katlanmasıdır. Allah (c.c) ve Rasulü (s.a.v) tekellüfü nehyetmişlerdir. Tasavvuf, tekellüfü terketmektir diye tarif edilmiştir.
Süfyan b. Seleme (r.a) şöyle anlatmıştır: ‘Bir gün Selman-ı Farisi’nin (r.a) yanına gitmiştim. İkram olarak ekmek ve tuz getirdi ve: ‘Buyur ye, eğer Rasulullah (s.a.v) bir kimsenin diğer bir kimse için sıkıntıya girmesini menetmeseydi, ben de sizin için külfete girer elimde ve hazırda olmayan şeyler getirirdim.’ dedi.
İNFAK, MAL BİRİKTİRMEMEK, KANAAT VE TEVEKKÜL
Sufi Allahu Teâla’nın rahmet hazinesinin sonsuz olduğunu bilir. Bunun için de sonrası için birikim yapmaz, aza kanaat eder, geçimi için gerekenden fazlasını hemen infak eder ve bütün ihtiyaçları tevekkülü ve Rabbine olan güveni ile Allah (c.c) tarafından karşılanır.
Rasulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: ‘Eğer siz, Allahu Teâla’ya hakkıyla tevekkül etseydiniz, Allah size kuşlara rızık verdiği gibi rızık verirdi. Kuşlar sabahleyin karınları aç olarak çıkar, doymuş olarak akşam yuvalarına dönerler.’
Bünnan el-Hammal ne güzel söylemiştir:
Tamah ettikçe bir hür, hep köle olur.
Kanaat ettikçe köle, hürriyet bulur.
MÜNAKAŞA VE CEDELİ TERKETMEK
İnsana hoşuna gitmeyen bir şey söylendiği zaman, hemen nefis ortaya çıkar. Terbiye edilmemiş nefislerde kin ve hile duyguları bulunur ve çekişme isteğini ortaya çıkarır. Sufi ne zaman arkadaşının nefsiyle davrandığını görse ona kalbiyle (hilm ile) karşılık verir. Nefis kalb ile karşılaşınca fitne söner. Ayet-i kerimede buyrulur:
‘Sen kötülüğü en güzel hareketle karşılayıp sav. O vakit bakarsın ki; seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, yakın bir dost gibi olmuştur.’ (4)
Rasulullah (s.a.v) da münakaşayı terk edenleri cennete köşkler ile müjdelemiştir. Sufi eğer Allah’a yönelmiş birisiyle karşı karşıya gelirse, o kişiye kin beslemez ve rekabet etmez. Çünkü onunla safları aynıdır, onun kardeşidir. Eğer makam ve mevki peşinde bir ehl-i dünya ise onunla da tartışmaya girmez, çünkü onun taleb ettiği şeylerden zaten gönlünü çekmiştir. Ancak Allahu Teâla’ya asi olunduğunda Allah için gazap eder. Bunun dışında birşeye öflkelendiğinde ilmi ve takvası onu sabretmeye sevk eder, nefsini Allah’ın takdirine rıza göstermemekle kınar.
İNSANLARI SEVMEK VE İNSANLARLA KAYNAŞMAK
Allahu Teâla Al-i İmran suresinde: ‘Hepiniz Allah’ın ipine ( Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Ayrılıp dağılmayın. Siz Allah’ın nimet ve ihsanıyla kardeş oldunuz.’ buyurur. Rasulullah (s.a.v) da : ‘Mü’min başkalarıyla iyi geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen kimsedir. Başkalarıyla güzel geçinmeyen, kendisiyle de güzel geçinilmeyen kişi de hayır yoktur.’ buyurmuştur.
Kişi ne şekilde insanlarla beraber olursa zamanla onlara benzer. Şeyh Sadi Şirazi, bir müddet gülle arkadaşlık eden çamurun, gül koktuğunu söyler. Sufilerle beraber olmak onlarla ünsiyet kurmak çok büyük bir şeydir. Çünkü onların sevgisi Allah içindir. Onlar biraraya geldiklerinde biribirlerine hakkı tavsiye ederler ve mutlaka birbirlerine faydaları olur.
ŞÜKÜR VE İYİLİK YAPANA TEŞEKKÜR
Sufi kendisine bir iyilik geldiği zaman bunun Hakk’tan geldiğini bilir ve Allahu Teâla’ya şükreder. Allah’a şükrettikten sonra bunun kendisine ulaşmasına vesile olanlara da teşekkür eder. Hadis-i Şerifte: ‘Kendisine iyilik yapan bir kardeşine : ‘Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.’ diye dua eden kimse, ona en güzel teşekkürü yapmış olur.’ buyurulmuştur.
KAYNAKLAR:
1)Gerçek Tasavvuf, Sühreverdi.
2)İhya-u Ulumuddin, İmam-ı Gazali.
3)Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Servi.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




