24 Ekim 2008
24.04.07
TASAVVUF EĞİTİMİNİN FAZİLETİ
Resûlullah (sas) buyurdu:
“Bana şerden sormayınız, hayırlı şeyleri sorunuz!” dedi ve bunu üç kere tekrarladı. Sonra: “ Şerlerin en kötüsü: âlimlerin kötü olmasıdır, hayırların en iyisi de âlimlerin hayırlı olmasıdır”[1] buyurdu.
Bunun böyle olmasının sebebi şudur: ulema, ümmetin yol göstericisi, dinin direği, cehalet karanlığının aydınlatıcısı, İslam cemiyetinin seçilmiş temsilcileri, Kitap ve sünnetin hüküm kaynağı, Allah-u Teâlâ’nın yeryüzündeki emini, kulların manevi hastalıklarının doktoru, tevhit dininin mütehassısları, büyük emanetin taşıyıcıları olan zevat-ı kiramdır. Bu halleriyle onlar, insanlar içinde gerçek takvaya en layık olanlar ve dünyaya karşı kulların en zahidi olma durumunda olan kimselerdir. Çünkü onlar bu güzel hal ve sıfatlara, hem kendileri hem de diğer insanların istifadesi adına muhtaçtırlar. Onların bozulması âlemin bozulmasıdır, onların salahı da âlemin rahatça ıslah olması demektir.
Günümüzde televizyondaki programlar insanları tamamıyla haram olan davranışlara yönlendiriyor. Toplumun İslam âlimlerinden uzaklaşıp haramlara meyletmesi, âlimlerin de toplumdan uzaklaşmalarına neden oldu. Hiçbir kanalda bu tür programlar yok, etrafımızda bize doğruyu anlatacak büyüklerimiz yok. Hâlbuki âlimler insanlara doğruyu anlatmak için daha çok gayret içinde olsalar toplumdaki cehalet bu noktalar ulaşmazdı.
Sufyan b. Uneyne demiştir ki: “ İnsanların en cahili; bildiği ile amel etmeyenlerdir. Onların en âlimi; bildikleriyle amel eden, en faziletlileri ise; Allah’tan en çok korkan kimsedir.”
Bu söz ilmi ile amel etmeyen kimsenin gerçekten âlim olmadığını ortaya koymaktadır. Böyle kimselerin düzgün ve güzel konuşması, münazarada kuvvetli olmasının bir önemi yoktur. Böyle kimseler gerçek âlim değil cahildir. Ancak İslam yolundaki ilim, sahibini zayi etmez. Bu ilme sahip olan âlimin, ilminin bereketiyle amele ve güzel bir hale dönmesi umulur.
İlim, farz ve fazilet olarak ikiye ayrılır. Farz olan ilim; insanın dini vazifelerini hakkıyla yerine getirmesi için bilmesi gereken ilimdir. Fazilet olan ilim ise; ihtiyacının dışında, Kitap ve sünnete uygun olarak elde ettiği ilimdir.
Kitap ve sünnete uygun olmayan, onlardan istifade ile elde edilmeyen, onların anlaşılmasına yardım etmeyen yahut onlara dayanmayan bütün ilimler, ne çeşit ve ne kadar olursa olsun fazilet değildir. Bu gibi ilimlerle insan ancak dünyada boş zevklerini, ahirette de pişmanlığını arttırır.
Farz olan ilimde insanın cahil kalmasına müsaade yoktur. Enes bin Malik (ra)’dan nakledilen bir hadis-i şerife göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“ İlim Çin gibi, bulunduğunuz yere uzakta da olsa onu arayıp bulunuz. Şüphesiz, ilim talep etmek erkek-kadın her müslümana farzdır.”[2]
Farz ilim, ihlâs ilmidir. Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir. Vakit ilmidir. Helali bilmeye yarayan ilimdir. Alış-veriş, satın alma, nikâh-talak gibi muamelelerin ilmidir. Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir. İlmi tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehiy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir. Tevhit ilmi Kitap ve sünnetten öğrenilir.
Emirlerin bazıları iman ve namaz gibi kulun devamlı riayete mecbur olduğu hususlardır. Alış-veriş, nikâh, talak gibi konularda ki bilgi eksiklikleri insanı haramlara götürebilir. İnsan bir işe başlamadan veya evlenmeden evvel bu konuda ki fıkhı hükümleri araştırıp, okumalıdır.
Resûlullah (sas) “ Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[3] Emri beni ihtiyarlattı buyurmuştur. Resûlullah (sas) ve Allah-u Teâlâ’nın zühd sahibi kulları istikamet üzere olmayı en faziletli amel ve en şerefli emir bilmişlerdir. Bütün emirleri en iyi ve en doğru şekilde yerine getirmek insanlar için çok zordur. Çünkü terbiye edilmemiş Nefs insanı sürekli doğru yoldan çıkarmaya, Allah-u Teâlâ’dan uzaklaştırmaya çalışır.
Ebu Ali el Cüzcani: “Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil.” demiştir.
Allah-u Teâlâ bazen gayret ve sadakat ehli bazı kullarına kerametten bir kapı açar ve ikramlarda bulunur. Bunun hikmeti; böyle kimselerin bu tür şeyleri görmeleri imanlarının artmasına, dünya heveslerinin peşinden koşmayı terk etmelerine sebep olur.
Kendisinde bu tür haller olmayan bazı salikler amellerinin sıhhatinin bozuk olduğunu düşünüp üzülürler. Eğer kişi marifet yolunda ilerlerken keramet ve harikuladeliklere rastlarsa bu caiz ve güzeldir, rastlamazsa bu mühim olmadığı gibi eksiklik de değildir. İnsan hal ve kerametlerin peşinden koşmaktan vazgeçmelidir. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hali dilediği kullarına verir.
İnsanlar tasavvuf ilmi dışındaki ilimleri öğrenmek, dünyada makam ve mevki sahibi olabilmek için çok zahmet çekerler fakat Allah-u Teâlâ’nın Salih kulları dünyaya ait hiçbir şey istemedikleri için Allah-u Teâlâ onlara hakikat perdesini açar. Fakat o kul için bu hallerin önemi yoktur çünkü o, bu mertebeye sırf temiz imanı ile ulaşmıştır.
Ehl-i tasavvufun ilmi, dünya ile elde edilmez, heva ve hevesten kaçınmadıkça bu ilmin hakikatlerine ulaşılmaz. Allah-u Teâlâ “Allah’tan korkun; o size (bilmediklerinizi) öğretir.”[4] Buyurmuştur. Sufilerin sahip oldukları ilim dışındaki ilimler kolayca öğrenilebilir.
Abdullah el-Havvas şöyle anlatmıştır:
Ebu Abdurrahman Hatem el-Esamm yanında 320 kişiyle birlikte hac yolculuğuna çıkıp Rey şehrine geldiğinde ben de onlarla birlikteydim. Hepsinin üzerinde yün elbise ve cübbe vardı. Yanlarında azık torbası ve yiyecek olarak hiçbir şey yoktu. Şehre girdiğimizde geceyi zühd ve takva sahibi bir tüccarın evinde geçirdik.
Sabah olunca, tüccar; hasta bir âlimi ziyaret etmek istediğini söyleyip, Ebu Abdurrahman’ a bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Ebu Abdurrahman “ Madem ziyaret etmek istediğin hasta zat âlimdir ben de seninle gelmek isterim.” dedi. Hasta olan zat hadis ilmine sahip Rey kadısı Muhammed b. Mukatil idi.
Tüccarla birlikte ziyarete gittiklerinde kadının evinin çok görkemli olduğunu gören Ebu Abdurrahman, böyle büyük bir ilme sahip olan insan nasıl bu kadar dünyaya dalar diye hayret etti.
Kadının yanına girdiklerinde; kadı gösterişli bir yatakda uzanmış yatıyordu. Başucunda elinde yelpaze bulunan bir köle vardı. Tüccar hal hatır sormaya başladı fakat Ebu Abdurrahman oturmadı. Kadıya “Size soracağım bir mesele var ama önce kalk düzgünce otur ki sorayım.” dedi. İbni Mukatil’i hizmetçileri doğrultup oturttular. Ebu Abdurrahman Hatem:
“ Size bu ilim nereden geldi?” diye sordu. O:
“ Sağlam ve güvenilir kimselerden.” dedi. Hatem:
“ Onlar kimden aldılar?” dedi. İbnu Mukatil:
“ Resûlullah (sas) efendimizin ashabından.” Dedi. Hatem:
“ Efendimizin ashabı kimden aldı?” diye sordu. İbni Mukatil:
“ Resûlullah (sas)’den aldılar.” Dedi. Hatem:
“ Resûlullah (sas) Efendimize nereden geldi?” Diye sordu. İbni Mukatil :
“ Cebrail (as)’dan.” Deyince, Hatem el-Asamm:
“ Peki, sen, Cebrail’in Allah-u Teâlâ’dan alarak Resûlullah (sas)’e verdiği, O’ndan ashabına, ashabdan da büyük âlimlere ve onlardan da sana gelen ilimde:
“ Kim evinde krallar gibi yaşar, süsü ve debdebesi fazla olursa, onun Allah katında ki derecesi daha yüksek olur!” diye bir şey işittin mi?” diye sordu. İbni Mukatil:
“ Hayır, işitmedim.”dedi. Hatem el-Asamm:
“ Öyleyse nasıl işitin?” deyince, İbni Mukatil:
“ Kim dünyaya gönlünü kaptırmaz, ahirete rağbet eder, miskinleri (fakirleri) sever ve ahiret için hayır ameller takdim ederse; kendisine Allah katında en yüksek makam verilir.” Haberini işittim, dedi. Bunun üzerine Hatem:
“ O halde sen bu halinle, Hz Peygamber (sas)’e, O’nun ashabına ve Salihlere mi uyuyorsun; yoksa görkemli ve süslü binalar yapan Firavun ve Nemrud’u mu takip ediyorsun. Ey kötülüğün başını çeken âlimler! Dünyaya rağbet eden cahiller size bakıp: “ Âlim olduğu halde o böyledir, ben niçin ondan geri kalayım!” demektedir.” Dedi ve İbni Mukatil’in yanından ayrıldı.
Bu hadiseyi tüm Rey halkı duydu. Ya Ebu Abdurrahman! Kazvin’de durumu bundan daha acayip olan bir âlim var diye Kadı Muhammed Ubeyd et-Tenafisi’den bahsettiler. Bunun üzerine Hatem bahsedilen âlimin yanına gitti. Huzuruna vardığında:
“Allah sana rahmet etsin. Ben acemi bir kimseyim, bana abdest almayı öğretir misin? Dedi. Kadı derhal hizmetçisinden su ve leğen getirmesini istedi. Kadı abdest aldı ve işte böyle abdest alırsın dedi. Hatem el-Asamm da oturdu ve abdest almaya başladı fakat kollarını dört kez yıkadı. Bunu görünce Tenafisi:
“ Kollarını dörder kez yıkayarak israf yaptın dedi.” Hatem:
“ Sübhanallah! Sen bunca saltanat ile yaşayıp israf etmiyorsun da, ben bir avuç fazla su kullandım diye mi israf ediyorum?” dedi. Tenafisi Hatem’in cahil bir kimse olmadığını, kendi halini göstermek için geldiğini anladı. Üzüntüsünden kırk gün evden çıkmadı.
Rey ve Kazvin tüccarları bu olayları yazdılar. Hatem el- Asamm Bağdat’a gelince halk etrafına toplandı ve “ Ya Hatem Sen, Arapçayı zor konuşursun nasıl oldu da seninle konuşanı mat ettin?” dediler. Hatem:
“Ben de üç haslet var ki, bunlar sayesinde hasımlarıma üstün gelirim. Hasmım doğruyu bulunca sevinirim, hata edince üzülürüm, ona karşı cahilce, edep dışı davranmaktan sakınırım.” Dedi.
Onun bu sözleri ve durumunu duyan Ahmet bin Hanbel kendisini ziyarete gitti. “ Ya Ebu Abdurrahman! Dünyada selamet nedir?” diye sordu. Hatem el- Asamm:
“Ya Ebu Abdullah! Sende dört haslet bulunmadıkça dünyada selamet ve afiyet bulamazsın.” Dedi. Ahmed bin Hanbel:
“ Onlar nedir?” deyince, Hatem:
“Sana karşı cahillik edenin kusurunu affedersin, onlara cahilce davranışlardan kaçınırsın. Kendi malından onlara dağıtırsın ve onların elindeki maldan da ümidini kesersin. Böyle yaparsan selameti bulursun.”dedi.
Allah-u Teâlâ bir ayeti kerimede: “ Kulları içinde Allah’dan ancak O’nu hakkıyla bilen âlimler korkar.”[5] Buyurmuştur.
Bu ayetten anlaşılacağı üzere ahiret âlimleri için, marifet derecelerine ve kurbiyyet makamlarına giden bütün yollar kapalıdır sadece zühd ve takva yolu açıktır.
Ebu Yezid Bistami Hz (ks) bir gün arkadaşlarına:
“ Dün gece sabaha kadar bir defa La ilahe illallah demeye çalıştım, fakat güç yetiremedim.” Dedi.
“Niçin?” diye sorulduğunda:
“ Çocukluğumda söylediğim kötü bir kelimeyi hatırladım, bundan dolayı bana bir ürperme geldi ve beni bu zikirden alıkoydu. Kendisinde sevimsiz hal ve sıfatlar bulunan kimsenin Allah-u Teâlâ’yı zikretmesine şaşarım!”dedi.
Gerçek zühd sahibi âlimler şeriatin esası ve dinin temeli olan zaruri ilimleri öğrendikten sonra, tamamen Allah’a yönelip, her şeyleri ile O’na bağlanırlar. Masivayı terk ederler. Böylece ruhları kurbiyyet makamına ulaşarak kalbleri nurla dolar ve her türlü ilmi anlayacak hale gelir. Ruhları ise devamlı ezeli âleme bağlı kaldığı için ilimleri idrak etme durumundan daha öteye yükselir, ilmin kabı olan bedenden sıyrılarak tam bir müşahedeye ulaşır.
Kalblerin, ruhların bulunduğu makamdan ayrılması, onun nefis tarafından maddi âleme çekilmesiyle olur. Bu durumda araları ayrılan ruh ile kalbin birbirlerine ulaşmasını sağlayacak tek sebep ilimdir. İlimler bunun için ortaya çıkmıştır.
Allah-u Teâlâ bazı semavi kitaplarda şöyle vahyetmiştir:
“Ey İsrailoğulları! İlim gökyüzündedir, onu kim indirecek veya ilim yeraltındadır, onu kim çıkaracak veyahut ilim denizlerin ötesindedir, onu kim gidip de getirecek demeyin! İlim sizin kalbinize yerleştirilmiştir. Benim huzurumda meleklerin edebiyle edeplenip, sıdıkların ahlakı ile ahlâklanınız ki; kalplerinizdeki ilmi ortaya çıkarayım ve her yanınızı ilimle doldurayım.”
Meleklerin edebiyle edeplenmek; nefsi, tabiatından kaynaklanan şerlerden alıkoymak, bütün söz ve fiillerini ilme uygun yapmakla hâsıl olur. Bu da ancak Allah-u Teâlâ’yı tanıyan, O’na yakın olan ve huzuru, ilahi huzurda arayan kimse için mümkün olur.
“ Şeddad b. Evs (ra) bir eve misafir olarak geldi ve “ Bize şöyle yemekli bir sofra getirin de biraz eğlenelim!” deyince etrafındakiler bu sözü ona yakıştıramadılar. Bunun üzerine o:
“ Bu sözüm hariç ben, Müslüman olduğum günden beri hiçbir kelimemi iyice düşünüp tartmadan konuşmadım. Bunu da benden duymamış olun” dedi. İşte meleklerin edebiyle edeplenmek böyle olur.
İncil’de “ Bildiklerinizle amel etmedikçe, bilmediklerinizi öğrenmeye kalkmayın!” denmektedir.
Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “ Şeytan çok defa sizi ilimle oyalayarak ameli tehir ettirir. Sen ilim öğrenmeye bak, iyice öğreninceye kadar amele bakma der. İnsan da şeytanın bu sözüne aldanarak, ilmi konularda durmadan laf edip durur, ameli hep sonraya bırakır ve nihayet amel etmeden ölüp gider.”[6]
Allah’u Teâlâ buyurmuştur ki:
“Amma kim Allah yolunda verir, Allah’tan korkar ve en güzel kelimeyi (kelime-i tevhid’i) tasdik ederse, biz onu (Allah’ın razı olduğu) en kolay yola ulaştırırız.”[7]
Bu ayetin Hz Ebu Bekir (ra) hakkında nazil olduğu söylenmiştir.[8] Ayetin manası hususunda şöyle bir izah vardır:
“Ayette bahsedilen kimse; salih amellere devamla kendini taate verdi. Müşahede yeri olan kalbini boş ve çirkin şeylerden temizledi. Biz de kendisine huzur ve muhabbet içinde amel etmesi için kolaylık kapısını açtık.”
Bunun yanında, amele yanaşmayan, içini boş şeylerle dolduran ve güzel olanı yalanlayan kimsenin basireti kapanır; melekût âlemine nüfuz edemez. O zaman biz de amellerde kolaylık kapısını kapatarak onun işini zorlaştırırız.
Bazıları demiştir ki: “ Allah-u Teâlâ, bir kula kötülük dilerse; ona, amel kapısını kapatır, tembellik kapısını açar.”
Yakin, ilmin en faziletlisidir. İnsanı daha çok ve daha güzel amel etmeye sevk eder. Bu da onu Rabbine karşı daha güzel kulluk yapmaya götürür.
Âlimin birisi bir mescide girdi. Kendisini ilim ve mevki bakımından orada bulunanlardan üstün gördüğü için, onlardan ayrı, kendine layık gördüğü bir yere oturdu. Bu sırada başka âlim bir zat mescide girdi ve ondan daha üstün bir yere oturunca çok canı sıkıldı. İmkânı olsa onu perişan edecekti. Bu durum onun ne kadar cahil olduğunu, cahilliğinin de kibirden geldiğini gösterir fakat o bunun farkında olmadan ilmiyle övünür, kendini Allah katında kıymetli görür.
Gerçek manada âlim olan kimseler diğer insanlardan üstün ve seçilmiş olmalarına rağmen bu hallerini nefsi adına kullanmazlar. Böyle bir durum onlardan birinin başına gelse nefsinin isteklerinin peşinden gitmez, kalbiyle Allah’tan yardım isteyerek nefsinin şerrinden Allah’a sığınır.
Tasavvuf ehli insanların yaptığı farz olan ilimler onların Allah’a gerçek manada kul olmalarına, kibirden, kıskançlıktan uzaklaşmalarına sebep olur.
KAYNAK: GERÇEK TASAVVUF
[1] Darimi, Mukaddime, 34; Tebrizi, Mişkatu’l-Mesabih,267; Zebidi, İthaful’s-Sade.I,369.
[2] Beyhaki, Şuabu’l-iman. II, 254. (Had. No:1663); İbnu Mace, Mukaddime,17
[3] Hud (11),112
[4] Bakara (2),282
[5] Fatır (35), 28
[6] Hatib, el- Cami li Ahlaki’r-Ravi,I,132 ( Beyrut,1991); Mekki, Kutu’l-Kulub,I,130;Zebidi, İthafu’s-Sade.I,616.
[7] Leyl (92), 5-7.
[8] Taberi, Camiu’l-Beyan, Cüz:xxx,221; Vahidi, el-Vasit,IV,503.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




