24 Ekim 2008
ZİKİR
Kuran-ı Kerim’de iki yüz yerde zikir ayeti vardır. Zikir; anmak, hatırlamak demektir. Kuran okumak, namaz kılmak, tespih çekmek gibi bütün ibadetlerin aslı Allah-u Teâlâ’yı zikir ve hatırlamaktır.
Allah-u Teâlâ: “Beni anınız ki, ben de sizi anayım.” (Bakara,152) buyuruyor. Bu hatırlama devamlı olmalıdır. Devamlı olmazsa ekseri hallerde olmalıdır. Zikri emreden Allah Teâlâ’dır.
Başka bir ayet-i kerimede: “Kurtulmak istiyorsanız Allah Teâlâ’yı çok zikrediniz.” (Enfal,8) buyruluyor. Kurtuluş ümidi zikirdedir. Bu da az zikretmekle değil, çok ve değişik hallerde zikretmekle mümkündür.
“Ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah-u Teâlâ’yı zikredenler.”(Ali İmran,191) Bu ayet-i kerimede Allah-u Teâlâ; ayakta iken, otururken ve yatarken kendisini hiç unutmayan insanları övmektir.
Zikir; gizli zikir ve açık zikir olmak üzere ikiye ayrılır.
Gizli zikir, kalbin zikridir. Zikir kalbe yerleşmemiş ve devamlı olmamıştır. Ancak uğraşılarak kalbe yerleştirilebilir. Bu uğraşma ve çaba olmazsa kalp gaflet haline geri döner. Bir üst basamak; zikrin kalbe yerleşmesi, kalbi kaplaması ve devamlı olmasıdır. Bu, uzun gayretler sonucunda elde edilebilen bir haldir. Bunun ilerisinde zikrolunanın kalbi kaplaması vardır. Bu da Allah-u Teâlâ’dır. Kalbi dostun tutmasıyla, kalbin dostu zikretmesi arasında çok fark vardır. En yüksek derecesi, zikirden haberdar olmanın kalpten gitmesi, yalnız zikrolunanın kalmasıdır. Bu da “hakiki aşk” denen aşırı sevginin neticesidir.
İskender Ataullah (k.s) şöyle diyor: “Bir zikredilen “Halık” ve “Mabud” var. Bir de zikreden, zahir olan “abd” var. Sen Allah’ı zikredince birkaç cihetle ululuk kazanırsın. Şu çocuk padişahın oğludur. Şu öğrenci meşhur profesöründür. Çocuk padişaha, öğrenci profesöre isnat edilince nasıl onunla ululuk kazanırsa; kul da Allah’ı zikrettiğinde, Allah’ın azameti çok ulu olduğundan şeref kazanır.”
Allah-u Teâlâ her şeyin sahibi, bütün yaratılmışları yaratandır. O’nu zikreden küçük olabilir mi? Eğer insan, bu düşünceyle zikrettiğinin kim olduğunu bilse ve zikretmekle Allah (c.c) katında ki ululuğunu anlasa, Allah’ı (c.c) zikretmekten bir an bile geri durmaz. Muhyiddin Arabî (k.s) her şeyin Allah’ı zikrettiğini, zikir itibariyle yaratılmışların dört mertebede bulunduğunu bildirmiştir:
1. Camid olan cansız yaratıklar: taşlar, madenler, sular;
2. Nebatat: bitkiler, çiçekler, ağaçlar;
3. Hayvanlar;
4. İnsanlar ve cinler.
Bu dört gruptan en çok Allah’ı (c.c) zikreden cansız varlıklardır. Başka hiçbir meşguliyetleri yoktur. Hayatları hep zikrin içinde geçer.
Bitkiler, çiçekler 2. gruptadır. Bunlarda nefis ve akıl yoktur ama onlarda zikirden gafil değillerdir. Fakat Allah-u Teâlâ’nın onlara fıtratları gereği verdiği emirleri yerine getirirlerken dikkatlerini işlerine verirler. Şimdi çiçek açacağım, şimdi koku katacağım, meyve vereceğim, yeşil oldum, günün etkisiyle pembe olacağım, lezzet katacağım, diye zikirden noksan kalırlar.
3. grup hayvanların nefisleri vardır. Yaşamak, yemek yemek, korunmak, çoğalmak gibi sıfatlar hayvanlarda bulunduğundan bunların zikri nebatattan çok azdır. Buradan insan ile cinin zikrinin nasıl olacağını anlayabiliriz. Akılları, istekleri, menfaatleri tamdır. Dünya menfaatinin celbi için en yakın akrabasına darılıp kötü şeyler söyleyebilir. Bu yüzden insan istekleri, arzuları, şöhret ve hırsları sebebiyle muhakkak Allah’ın zikrinden gafil olur.
Bir hikâye anlatılır: Bir adam birini öldürmek için peşine düştü. Öldürülmek istenen zat, Allah’ı çokça zikreden bir zakirdi, adam onu öldürmeye muktedir olamadı. Öldürülmek istenen bir gün Cuma namazından çıktığında bir dünya münasebeti sebebiyle zikirden gafil oldu. Öldürecek olan da o sırada onu öldürdü.” Eserin yazarı diyor ki: Hayvanların avcılara yem olması, koyunun kesilip etinin yenmesi, bir kuşun başka kuştan dayak yemesi zikirsizlik sebebiyledir. Allah’ı zikreden zakir o an Allah’ın korumasına girdiğinden zikir halinde başkasına yem olmaz.
Şu halde nefsimize mağlubiyetimiz, şeytana yenilmemiz, emsalimizin hakaretine uğramamız hep gaflet anında olur. Allah-u Teâlâ, kendini zikredene zulüm etmez. “Başıma şu iş geldi” dersek muhakkak o an Allah’tan gafil olmuşuzdur. Şu halde şikâyete hakkımız yoktur.
Ahmet Haznevi (k.s): “İnsan zikir yaparken kendini tamamen Allah-u Teâlâ’nın zikrinin üzerinde yoğunlaştırmalı.” diyor. Kişi zikir yaparken akla gelen düşüncelerden uzaksa, kalbi dostun muhabbetiyle doluysa, O’nu andığının farkındaysa güzel haller yaşayacaktır. Üç mü çektim beş mi çektim, diye düşünmemelidir. İnsanın kalbi Allah-u Teâlâ’nın muhabbetiyle doluysa üçün beşin ne önemi var? İnsan zikrederken Allah-u Teâlâ’dan haberdar olmalıdır. Allah-u Teâlâ’nın büyüklüğünü, kalbin onunla dolu olduğunu, Allah-u Teâlâ’nın rahmetini düşünmelidir. Bu kadar günah ve isyana karşı kendine lütfedilen nimetleri hatırına getirmelidir. O, merhametlilerin en merhametlisidir diye düşünerek sevgi ve muhabbetini arttırmalıdır.
Kalbinde hem Lafza-i Celalin nurdan harflerle yazılı olduğunu hem de onu okuduğunu düşünmelidir. Kalbinin “Allah Allah” dediğini duymaya çalışmalıdır. Kalbindeki dünya bağlılıklarının o güzel isimle oradan süpürüldüğünü, kalpteki karanlıkların nurani hallere dönüştüğünü yaşamalıdır.
Hayatta her ne yapıyorsan en iyisini yapmaya çalış. Bir işe verdiğin değer kadar değerlisin. Ne ile uğraşıyorsun, kalbin ne ile meşgul bir bak ve değerini gör.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




