24 Ekim 2008
TESLİMİYET
İnsan nefsi kendi cinsinden olan bir şeye tabii olmak istemez. Nefsin özelliği kibir, kendini beğenmedir. Bu özelliklerinden dolayı, tabii olmak istemez. İnsanın nefsindeki bu hastalığı yani kibrin olduğunu, benlik halinin olduğunu bilmesi bile çok büyük lütuftur, pek çok insan bunun farkında değildir. Bu halin kendilerinde normal bir hal olduğunu düşünüyorlar. İmam Gazali Hazretleri diyor ki, ilk önce insan kendisinde bir hastalığın olmasını bilmesi lazımdır, insan nefsinin aciz olduğunu, nefsinde kibir ve enaniyet olduğunu fark edebilmesi çok zordur. İnsan kendini her zaman en iyi bilir. O alçak gönüllü, yardımsever, zahid, her şeyi bilen, vefakâr, cefakâr birisidir. Kibir gurur onun yanından bile geçemez. O hep ezilmiş, üzülmüş, değeri bilinememiştir. Bular da benim hatam nedir? Diye sorgulamaz. Bu düşünce hasta olduğunu kabul etmesi demektir ki daha sonra da hastalığın bir doktoru olması gerektiğini düşünsün. Hastanın kendisini tedavi edecek mütehassıs bir doktora inanması ve ona teslim olması gerekir. Bu doktorlar da Rabbani âlimler, mürşidi kâmillerdir. İnsanın böyle kimseleri araması ve daha sonrada o mürşidi kâmilin vermiş olduğu ilacı uygulaması lazımdır. Doktorun verdiği reçete uygulanmazsa faydasını göremez. Sonuca varmak için bu üçünün de bir arada olması gerekir.
Peygamber(a.s.) "teslim ol, selamet bul" buyuruyor. İnsan, Peygamber (sav) o'nun varisi olan mürşidi kâmillere, Rabbani Âlimlere teslim olduğu zaman hastalıklarının tedavisini buluyorlar. Günümüzde insanlar bir mürşidi kâmile bağlanmayı kölelik olarak görüyorlar. Hâlbuki insanın asıl hürriyeti nefsini terbiye edip, Allahu Teâlâ’ya yakın halinin elde edilmesi ile mümkündür. Aksi halde insan nefsinin kölesi oluyor. İnsan nefsinin kölesi olduğu zaman, nefsi onu bir ömür boyu Allahu Teâlâ’dan uzaklaştırmaya çalışır, son nefesinde de yalnız bırakmaz, imansız ölmesine neden olur.
İnsanın nefsanî hastalığı olduğuna inanıp, bu sebeple bir mürşidi kâmilin elini tutması çok önemlidir. Mürşide teslim olmak, sözü özü birlikte olmaktır. O zaman bütün dertlerden kurtularak huzura kavuşabilir İnsan nefsinin kölesi olduğu zaman nefsi onu bir ömür boyu Allahu Teâlâ’dan uzaklaştırmaya çalışır, son nefesinde imansız ölmesine neden olur. İnsanın nefsanî hastalığı olduğuna inanıp, bu sebeple bir mürşidi kâmilin elini tutması çok önemlidir. Mürşide teslim olmak gerek. İmam Rabbani (k.s.) bu teslimiyeti; ölü yıkayıcısının elindeki bir ölü gibi olmak, olarak tanımlıyor. İlk fena hali (nefsin şer arzularından vazgeçip hakka teslimiyetin ilk ispatı) mürşitte olur. Bu teslimiyet her şeyi ile Allah’a teslim ve emrine tabi olmaya vesiledir, buyuruyor.
Ölü yıkayıcısının elinde siz hiç bir şey yapamazsınız. O sizi sağınıza çevirir solunuza çevirir, ağzınıza su verir, burnunuza su verir, sizi sarar sarmalar. İnsan da bir mürşidi kâmile bağlı olduğu zaman, ona karşı muhalefet, itiraz gibi davranışlarda bulunmayacak, böyle davranışlar onun bedeninden, dilinden, aklından, azalarından geçmemelidir ki; mürşidi kâmil onu en iyi şekilde terbiye edebilsin. İnsan kalbini tam teslimiyet ile açmazsa, mürşidi kâmil de onlara fayda sağlayamaz, kendilerinde olan nikbeti karşısındakilere veremezler. Nefsimizi ıslah İnsan nefsinin kölesi olduğu zaman nefsi onu bir ömür boyu Allahu Teâlâ’dan uzaklaştırmaya çalışır, son nefesinde imansız ölmesine neden olur.
Teslimiyet konusu çok naziktir. Çünkü kendisine tabi ve teslim olunacak kâmil mürşit, Allahu Teâlâ’nın dostu ve Hz. Rasulullah’ın (sav) varisidir. Bu sıfatta olan bir kimseye itiraz etmek ve onu hafife almak, bir başka mümine yapılan itiraz ve ihmal gibi olmamaktadır. İnsan kalbini tam teslimiyet ile açmazsa mürşidi kâmil olan insanlar da onlara fayda sağlayamazlar, kendilerinde olan nikbeti karşısındakilere veremezler. Bununla ilgili bir hadise vardır:
Türkmenistan tarafında medresede okuyan dört arkadaş kendilerine mürşidi kâmil aramak için yola çıkıyorlar. Nefsimizi ıslah edecek, bizi Allahu Teâlâ’ya, hak yola erdirecek, bir mürşit bulalım yoksa halimiz iyiye gitmeyecek diyorlar. Seyyid Ata, Uzun Hasan Ata ve iki arkadaşları yola çıkıyorlar.
Zengin Ata (s) büyük mürşidi kâmillerden biridir. Zengin Ata Hazretleri keşif ve kerameti halini gizler, çobanlık yapar, hayvanları otlatırdı. Fakat namazını bitirip, arkasından zikretmeye başladığı zaman hayvanlar otlamayı bırakıp, zikri dinlemeye başlarlardı. Dört arkadaş yola çıktıkları zaman Zengin Ata Hazretleri ile karşılaştılar, Zengin Ata Hazretleri onlara ''Siz burada yabancısınız buralara niçin geldiniz?''diye sorar.
Onlar da kendimize bir mürşidi kâmil bulmak için yola çıktık, uzaklardan geliyoruz, derler. O da ” bakayım sizi irşat edecek zat nerdedir ?”diyor ve parmağı ile gökyüzüne yuvarlak çiziyor ve havayı kokluyor. Onlara dönüp''Ben dünyanın dört bir tarafındaki Allahu Teâlâ’nın evliyalarını araştırdım, sizi irşat edecek bir veli göremedim, sizi irşat etme benim görevimdir.''diyor.
Orada içlerinden ikisi kalplerinden teslim olup, Allahu Teâlâ ona böyle bir feyiz vermiştir diyor. Fakat Seyyid Ata ve Uzun Ata kalbinden nasıl böyle bir şey olabilir; bir çoban bizi nasıl eğitebilir diyorlar.
Ayrıca içlerinden Seyyid Ata'' ben seyidim, müderrisim beni nasıl bir çoban irşat edecek''diyor. Dördü de Zengi Ata Hazretlerine 'ne bağlanıyor. Kalplerinde vesvese olmayan ikisi hemen kemale eriyor, eğitimleri çok kolay oluyor.
Fakat Seyyid Ata Hazretleri bir türlü ilerleyemiyor, kalbi keşiflere açılamıyor, bu halinden dolayı çok üzülüyor en sonunda Zengi Ata Hazretleri’nin hanımına gidiyor ''Ben bu yola girerken kalbimden bazı kötü şeyler geçirdim, seyyidlik ve müderrisliğim ilerlememe mani oluyor, sen bana dua etsen, şeyhime de rica da bulunsan beni affetse diyor.'' Hanımı da ''Sen sabah namazı vaktinde üzerine siyah bir çarşaf örtünüp şeyhinin yolunun üzerine yat diyor.''
Hanımı, Zengi Ata Hazretleri’ne Seyyid Ata'ya yardım etmesi, manevi hastalıklarını tedavi etmesi için ricada bulunuyor. Seyyid Ata Hazretleri de sabah gidip yola yatıyor. Zengi Ata namaza giderken ona çarpıyor o da hemen şeyhinin ayaklarına sarılıyor, ellerini öpüyor ''Beni affedin, bana manevi kapıları açın diyor''diyor. Akşam hanımı da rica ettiği için '' Tamam kalk senin eğitimine devam edeceğiz.''diyor. Ondan sonra o da arkadaşları gibi hızla ilerleyerek eğitimini tamamlıyor.
İnsanın kalbinden geçirmiş olduğu vesveseler, nefsin insana verdiği her hile insanın bu yolda ilerlemesine engel olabiliyor. Bizim kalbimizden de binlerce vesvese ve şüphe geçiyor, teslimiyet eksikliği kalbimizde mevcut olduğu için manevi fetihler gerçekleşemiyor.
Aziz Mahmut Hüdayi (k.s.) nefis terbiyesi için bu yola başladığı zaman Şeyhi Üftade (k.s.) Hazretleri’nin yanına gidiyor.
Üftade Hazretleri ona''Eğer bu yola girmek istiyorsan, malından, mülkünden, kadılık ve müderrislikten, son olarak da nefsinden vazgeçmesini tavsiye ediyor.
Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri de çok zenginmiş, malını mülkünü fakirlere dağıtıyor, kadılığı ve müderrisliği de bırakıyor, fakat sıra en zor olan nefis terbiyesine geliyor. İnsanın belki tüm bunlardan vazgeçmesi kolay değildir ama en zoru da nefis terbiyesidir.
Sokakta şeyhinin isteği üzere, ciğer satmaya başlıyor. Çarşı pazar dolaştıktan sonra medreseye gelip kendine verilen en ağır işleri yapıyor. Halk “Kadı Efendi delirmiş! Aklını yitirmiş! Zavallı ne hallere düşmüş!”diye acıdı. Buradaki maksat onu küçük düşürmek değil nefsini kırmak.
Manevi eğitiminin sonlarına doğru bir gün dergâhta tuvaletleri temizlerken bir kalabalık geçiyor. “Nedir bu kalabalık?“diye arkadaşlarına soruyor, onlar da yeni kadı tayin edildi onu kutluyorlar. Sen böyle bir mevkideydin, böyle şeyler senin için yapılıyordu ama sen kadılığı bıraktın tuvalet temizliyorsun bu nasıl iştir'' diyorlar. Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerinin de bu sözler üzerine nefsi galeyana geliyor, nefis kulağına fısıldıyor''Ey! Mahmut, sen burada ne yapıyorsun, ne için bütün bunlar, neyi bıraktın...'' diyor, ama akıllı insan! Nefislerinin, hilelerini çok iyi bildiklerinden hemen nefsine dönüp diyor ki''Sen bütün bunları söylüyorsun, vallahi ben sana bu tuvaletleri sakalımla temizletirim'' ve sakalıyla yerleri süpürmek için eğilmiş. Ancak şeyhi hemen yanına geliyor. ''Evladım! Sakal mübarektir, böyle pis şeyler yapmak için kullanılmaz, kalk artık senin manevi eğitimin artık tamamlandı'' diyor ve O'nu İstanbul'a gönderiyor.
Allahu Teâlâ için zenginlikten, kadılıktan, müderrislikten vazgeçmişti. Allah Teâlâ ona öyle bir makam veriyor ki İstanbul da zengin fakir herkes O'nun elini öpmeye geliyor. Hatta padişahlar ayağına su döküyor.
Düşünün ki, insan Allah rızası için nefsinden ve başka şeylerden vazgeçerse, Allahu Teâlâ diğer bütün şeyleri emrine amade kılıyor. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri, terk ettiklerinin tamamını geri kazandı hiçbir şey kaybetmedi, padişahlar O’nun emri altına girdi.
Tüm bunları mürşidinin tavsiyelerini dinleyerek kazandı. Bunları terk etmeseydi, bugün Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri adında biri olmazdı, adı hiç hatırlanmazdı, o zaman içinde yaşamış müderrisler gibi, zenginler gibi, adı unutulurdu. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen kabrini yüzlerce insan ziyaret ediyor, Fatiha okuyor, şefaatine nail olmak için dua ediyor.
İnsanın nefsini ıslah etmesi ona böyle bir derece kazandırır. Kölelik, hürriyete dönüşür. İnsan nefsinin arkasından gittiği müddet içerisinde hiç bir ilerleme kaydetmiyor. Sadece bu dünyada 50-60 yıl hüküm sürüyor, geziyor, eğleniyor ve vakit dolunca dünyadan ayrılıyor.
Bir mürşidin en gözde müridi, ona en sadık olandır. Hepimizin amacı Allahu Teâlâcın rızasını kazandıracak insanların sevgisi kazanmaktır. İnsan böyle insanlarında, kendisini sevmelerini isterse onlara sadık olmalıdır. Söylemiş oldukları tavsiyeleri yerine getirmelidir.
Şahı Nakşibendî Hz. talebelerinden Mevlana Şemsettin Hazretlerin’e
Nehre git suyu bu tarafa bağla! Buyururdu. O’da üzerinde bir ağırlık hissediyor ve gelip suyu bağlayama cağım diyor. Şahı Naksibend Hazretleri de''Keşke bu sözü söyleyeceğine boğazını sıkıp su yerine kanını akıtsaydın!''diyor Aradan vakit geçiyor ve Mevlana Şemsemdin hastalanıyor. Arkadaşları ona bazı tavsiyelerde bulunuyorlar''Git Hace Ubeydullah Ahrar Hazretlerine söyle, Şahı Nakşibendî Hazretleri seni affetsin''.Fakat o yine söyleneni yapmıyor, başka şeylerle meşgul oluyor. Allahu Teâlâ ona bir hastalık musallat ediyor unutkan oluyor vefatına yakın çocuklarının ismini bile hatırlamıyor. Buradaki emri yerine getirmeme, haklı bir mazeretten değil, emri ciddiye almamaktan kaynaklandığı için sahibine felaket getirmiştir. Buna benzer bir hadise,
Peygamber Efendimiz zamanında olmuştur.
Bir gün sahabesiyle beraber otururken, bir adam sol eliyle yemek yiyordu. Peygamber Efendimiz adamı sağ eliyle yemesi için uyarıyor. Adam da alaycı bir şekilde ''yiyemiyorum ki'' diyor.
Resulü Ekrem de(s.a.v.) onun bu kibrinden dolayı''Bundan sonra yiyemezsin''diyor. Adamın sağ eline felç geliyor ve ömrü boyunca sağ eliyle bir daha yemek yiyemiyor.
İnsanın büyüklere karşı tavırları, cahillikten, bilgisizlikten değil de alay olarak olursa, emre itaatsizlik, bile bile yapmamaktan olursa insan mutlaka zarar görecektir. Bu yüzden, bir mürşidi kâmile insan teslim olduğu zaman kalben tam teslim olacak ki, onlarda insanı alıp Allahu Teâlâ’ya yaklaştırmak için ona, en uygun hali söyleyebilsinler.
İnsan kendi kendini terbiye edebilseydi, tespih çekebilseydi ve eksiklerini görebilseydi, mürşidi kâmile ne gerek vardı! İnsan bunları kendi kendine yapamaz. Mutlaka Allahu Teâlâ’nın veli kullarından birisinin yanında olması gerekiyor, ona yol göstermesi gerekiyor.
Bizler bir yolculuğa çıkacağız. Mesela İstanbul’a gideceğiz. Hepimizin yolu bilen birisine, şoföre, otobüse, ihtiyacı var. Niye tek tek kalkıp yürüyerek gitmiyoruz? Böyle bir şey imkânsız olurdu. Hepimiz otobüse bineceğiz gitmek istediğimiz yere şoför yardım ile gideceğiz.
Allahu Teâlâ’nın veli kulları da böyle insanın elinden tutup onu Allahu Teâlâ’ya ulaştırıyorlar, tanıştırıyorlar, sevdiriyorlar sonra aradan çıkıyorlar.
Siz mesela bir yere ziyarete gittiğiniz zaman mesela, Hacı Bayram Veli Hazretlerinin, Abdurrahman Tagi Hz. yanına gittiği zaman, şeyhimiz bizi gerçek mürit kabul etsin, bizlere gerçek manada manevi fayda sağlasın, bizlerle onların arasına girip soğukluk yapacak şeylerden bizi muhafaza etsin diye dua etmek gerekir.
Cüneyt-i Bağdadi Hazretlerinin hocası Seriyyi Sakati hazretleridir. Hocası ondan bir iş yapmasını istiyor, o da hemen yapıp geliyor.
Seriyyi Sakati Hayretleri ona bir kâğıt veriyor, kâğıdı açıp hemen okuyor. Kâğıt da; Çölde bir insan ağlayarak geziyordu ve '' Yarabbi şeyhimle benim aramı açacak şeylerden beni koru, muhafaza et ''diye yazıyor. O ufacık ricayı yerine getirmeseydi, belki mürşidiyle arasının açılmasına sebep olacaktı.
Teslimiyet konusu çok tartışılan bir konudur. İnsan neden mürşitlere teslim olacak, kişinin aklı yok mudur? İrademizi, kendi insiyatifimizi kullanmayacak mıyız?
Haram olan bir konuda hiç kimseye itaat yoktur. Rasulullah(a.s.) bu konuda ölçüyü koymuştur.
“Allah’ a isyan konusunda hiç kimsenin sözü dinlenmez ve emrine itaat edilmez.
Hz Ebu Bekir (r.a.)halife seçildiği zaman ''Ben Allah’a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Ben hak çizgiden ayrılınca, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez.
Hiçbir gerçek mürşidi kâmil haram olan bir şeyi talebelerine emretmez. Eğer böyle bir şey söyleniyorsa bu yanlıştır buna itaat edilmez.
Bu söyleneler mutlaka İslamiyet’in emir ve yasaklarıyla, sünneti seniye ile örtüşüyor olması gerekir. Size biri namaz kılma, üç vakit kıl, ,erkeklerle aynı ortamda bulunabilirsin derse, bunlara itaat olmaz; çünkü bunlar haramdır. Haramları helale çevirmek hiç kimse için mümkün değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e böyle bir yetki verilemiştir ki mürşidi kamile verilsin. Böyle söyleyen mürşit, gerçek mürşidi kamil değildir. Yanlış yoldadır.
Seyda "Biz den yada başka bir mürşidi kamilden haram olan bir söz yada kitaba uymayan emir duyduğunuz zaman, açın kitaba bakın, olur ki sizin duymuş olduğunuz konu farklı kitapta, değişik yazılmış olabilir, farklı fetva vardır. 3 kitaba bakın, eğer 3 kitapta da aynı şey yazıyorsa bizim söylediklerimiz İslamiyet’e muhalif düşüyorsa, bunu gelin bize söyleyin" dedi. Demek ki Allahu Teâlâ’nın koymuş olduğu, haram olan şeylerde kimseye itaat edilmez.
Bazı değişik olaylarda duyulmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki''Bazı mürşitlerde İslamiyet’in emrine aykırı şeyler görülmüş olabilir. Fakat zahirle batın açıldığın zaman her ikisinin de örtüştüğü görülür, asla ikisinin muhalefeti yoktur."
Şahı Nakşibendî Hazretlerinin bir komşusu sefere giderken evine O'na emanet ediyor. Aradan zaman geçtikte sonra Şahı Nakşibendî hazretleri müritlerin den birine "o eve git, orada şu kadar altın var onları al da gel" diyor.
Adam gidiyor söylendiği gibi altınları alıp getiriyor. Birkaç gün sonra bakıyorlar o eve hırsız girmiş fakat hiç bir şey bulamadan geri gitmiş. Evin sahibi seferden dönünce Şahı Nakşibendî Hazretleri altınları ona teslim ediyor. "Sen evini bize emanet ettin bizde senin evini muhafaza ettik" diyor. Talebesine emrettiği şey, zahiren yanlış bir şey olarak görülebilir fakat batınen bakıldığında ikisi de örtüşüyor. Amaç oradaki altınlar kendisi için almak değil onları korumaktır.
İslam âlimleri "Âlimler ölümlü fakat itaat devamlıdır" diyorlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in vefatı sırasında sahabeyi kiram çok büyük bir şaşkınlık içerisine düşüyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Resulü Ekrem(sav) hep onların başındaydı, onlarla birlikteydi ama birden bire vefat edince şaşkınlık içerisine düşüyorlar.
Aralarından biri çıkıp şu ayeti kerimeyi okuyor;''Kim şimdiye kadar Hz. Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür fakat Allah Teâlâ ve kuran bakidir'' Hepsi bu ayeti Kerimeyi ilk kez duyuyormuş gibi irkiliyorlar ve birbirlerine hep bu ayeti kerimeyi okuyorlar. Bu da onların toparlanması için bir sebep oluyor. İnsanlar geçicidir fakat Allah Teâlâ’nın emirleri her zaman için bakidir, yapılması gereken şey o emirlere, farzlara, sünnetlere insanların uymasıdır.
İnsan çeşitli şeylerle imtihan oluyor. Karşılaşılan basit şeylerde bu öğrenilenler terk edilmemeli. Öğrenmiş olduğu şeyler bir ömür boyunca uygulanmamalı. İnsan öğrendiği şeyleri yeri geldiğinde kullandığı zaman (işte o zaman )öğrendikleri kendi malı oluyor.
İnsan, bir karar vereceği zaman Seyda'ya sorsa, bizim görmediğimiz fakat onların gördükleri, bizim için daha hayırlı şeyler var, biz burnumuzun ucunu dahi göremiyoruz. Fakat onlar o görebildikleri şeyler çerçevesinde bize tavsiyede bulunuyorlar. Böyle olunca bizle zarar görmeyiz, hem nefsin emrine göre hareket edilmemiş oluyor hem de pek çok musibetten, beladan kurtulmuş olunuyor.
Yaptığımız her şeyin bir ölçüsü var. Bir Nakşibendî nasıl olmalı bildirilmiş. Mesela Seyda size duha namaz kılın derse, nefsiniz kılmak istemese ikisi arasında kalırsınız. Kılarsan sevap kazanıyorsun, kılmazsan; sevaptan mahrum oluyorsun. Bugün geçen vakit bir daha geri gelmez, yaşanılan gün bir daha yaşanmaz.
Birbirinizle iyi geçinin diyor. Her an karşınızdaki insanı Hz. Hızır(a.s.) gibi görün. Bütün eksiklikleri, kusurları kendinizde bilin, diyor. Şahı Nakşibendî Hz. ''Ben her zaman nefsimi en hakir bildim, ne kazandıysam buradan kazandım''. Tarikatın kuralı budur, insan kendini kusurlu, aciz görmeli, karşısındaki insanı iyi olarak bilmeli. Böyle düşündüğünde her zaman fayda sağlar.
İnsan bir olay karşısında hemen kendisinin haklı olduğunu düşünüyor, zarara düşüyor. Bu tür durumlarda her en mürşidi kâmile gidilmez. Mürşidi kâmil olan kişi bu tür durumlarda ne yapman gerektiğini zaten talebesine söyler bunu da uygulamak insanın kendi elinde. Uygulamadığında devamlı birileriyle kavga ediyor, insanlarla sürtüşüyor, etrafında sevilmeyen bir insan oluyor hem de devamlı içinde zor bir hal oluyor. Hâlbuki diğer türlü olsa, sen haklı bile olsan sussan, Allahu Teâlâ sabrından dolayı sana zaten mükâfatını cennette verecek. Mesela, kâfirler Müslümanlara çok eziyet ediyorlar ama bu dünyada ne yaparlarsa yapsınlar, Allahu Teâlâ cehennemde cezalarını verecektir. Allahu Teâlâ merhametlilerin en merhametlisi olduğu gibi azap edicilerinde en şiddetlisidir Hiç kimsenin hakkı hiç kimseye kalmayacak. Boynuzsuz kuzu, boynuzlu kuzudan hakkını alacak. İnsan böyle düşününce kalbi soğuyor, nasıl olsa Allahu Teâlâ onlara bunun hesabını soracak. İnsan hayatının tamamında böyle düşünürse, üzülmez, sıkılmaz. Bunu yapmak çok zordur, bunun için insanlar ömürlerini harcıyorlar.
İnsan bu tür durumlarda kalbini yoklayacak. ''Ben bu tür durumlarda kalbime bakıyorum, dilimle kızdığım gibi, kalbimle eskisi gibi kızmıyorum, bu insandaki çok güzel bir gelişmedir. İnsan tarikatta ilerledikçe kalbinde insanlara karşı kızgınlık azalıyor, yerini merhamete bırakıyor.
Nefsin hileleri ölünceye kadar devam edecektir. Her dönemde değişik imtihanlar olacaktır.
Çocuk yetiştirmek çok zordur. Namaz alışkanlığı kazandırana kadar, bir vakit için beş kere namaz kıl diyeceksin, ama kızmayacaksın. Çocukların eğitim süresi çok zor ve uzundur fakat sonradan iyi insan olduklarını gördükçe pişmanlık yaşanmaz.
İnsan bu dünyaya Allahu Teâlâ’ya kulluk etmesi için gelmiş, eğer hayatını buna uygun yaşarsa, sonunda güzellikler onu bekler. İslamiyet’e uygun yaşarsak, Allahu Teâlâ’nın rızasına uygun yasarsak, Salih insanlarla beraberliklerimiz devam ederse, hayatımız daha kolay geçer. Sıkıntılar dertler bizim için Allahu Teâlâ’dan gelmiş hediyeler olarak görünür ama diğer türlü olursa her bir sıkıntı bizim gözümüzde beladır.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




