24 Ekim 2008
HİZMET
Allahü Tealâ Tövbe suresi, ayet 111 de ; ''Allah müminlerden malları ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır” buyuruyor.
Mekke'de, İkinci Akabe gecesinde ensardan yetmiş kişi Resûl-i Ekrem Efendimize biat etmişlerdi. Onlardan biri olan Abdullah İbni Revâha:
–Ya! Resûlullah! Rabbin ve kendin için dilediğini bize şart koş, demişti.
Peygamberimiz:
– Rabbim için O'na ibadet etmenizi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı, kendim için de canlarınızı ve mallarınızı müdafaa ettiğiniz gibi beni de koruyup savunmanızı şart koşuyorum, buyurdu. Bu sözlerden sonra:
–Böyle yapmamız karşılığında bize ne var? Diye sordular. Resulü-i Ekrem:
–Cennet vardır, karşılığını verdi. Bunun üzerine biat edenler:
–Bu kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz, dediler (Süyûtî, ed-Dürrü'l-mensûr, IV, 294).
Açıklamakta olduğumuz ayet-i kerime bu olay üzerine nazil oldu.
Allah Teâlâ'nın insana verdiği can ve rızık olarak ihsan ettiği mal, tamamen Allah'ın mülküdür. Allah'ın satın alma yoluyla onları mülkiyetine geçirmesi tasavvur olunamaz. O halde bu hitap, Cenabı-ı Hakk'ın bir lütfu olarak kullarını, kendisine gerçek anlamda kulluğa davet etmesinden ibarettir. Çünkü bizler canımız ve malımızda geçici bir süre tasarruf ve faydalanmaya memur kılınmışız. Her can ölümlüdür ve her mal tükenip bitmeye mahkûmdur. Şayet biz bunları kendileri gibi fani olan gayeler uğruna tüketirsek, bundan hiçbir kâr ve fayda elde edemeyiz. Fakat kalıcı gayeler, ideal hedefler, Allah'ın rızasına uygun olan işler için çalışır çabalar, mallarımızı bu uğurda harcarsak, büyük ecir ve sevap elde eder, ebedî olan cennet hayatını kazanırız. Bu yöndeki her gayret ve çaba, harcanan her kuruş servet, rızayı kazandıracak bir unsurdur. Allah bu dünyada kendine ait olan bir mülkle ahirette kendine ait olan bir başka mülkü değiştirmekte, bunu da kulun seçim ve iradesine bırakmaktadır. İşte bu, sanki gönüllü bir alışverişe benzetilmiştir. Çok dikkat çekici olan yönü ise, bir lütuf ve ihsan olan bu alışverişin hukuk diliyle ifade buyrulmuş olmasıdır. Âdeta hukuki muamele ve sözleşmelerin temel özelliklerinin belirlendiği bir örnek ortaya konulmuş, hukuki muamelelerin din ve dünya işlerinde esas olduğu gösterilmiştir.
Peygamber Efendimiz (sav) tebliğ vazifesinde bulunurken hem canı hem de malı ile vazifesini yapmıştır. Pek çok eziyetler gördü. Ebu Lehebin yaptığı eziyetlere hep katlandı. Evi kabeye çok yakındı, evin damına çıkar Peygamber Efendimiz (sav)uyurken ona taş atar, onun geçeceği zamanlar yoluna deve işkembeleri dökerdi. Böyle zamanlarda Peygamber Efendimiz (sav) ''Abdul menaf oğulları bu nasıl komşuluktur ''diye sitem ederdi.
Ebu cehil'in karısı Ümmü Cemil gece kalkar dikenli telleri toplayıp boynuna asar Peygamber Efendimizin (sav) yollarının üzerine dizerdi.Peygamber Efendimiz de sanki yumuşak tüylere basar gibi üstünden geçerdi.Eziyetleri öyle bir noktaya vardırdılar ki, onlar hakkında Tebbet suresi nazil oldu. Bu ayeti Ümmü Cemil duyunca ve çok kızar. Eline bir taş alıp saklar ve Efendimiz (sav) yanına gelir.
Onu gören sahabe çok korkuyor.
-Ya Muhammed! Kaç Ümmü Cemil geliyor'' dediler. O' da
-Korkmayın o gelse de beni göremez.''Gerçekten de kadın onu göremiyor ve geri gidiyor.
Allahu Teâlâ sıkıntıları en büyüğünü Peygamberlere vermiştir. Daha sonra Salih kullara ve diğer insanlara, derece derecedir. Onları bu sıkıntılar Allahu Telalaya hizmetten alıkoymamıştır.
İslamiyet’in ilk yıllarında Halid Bin Sait, kureyşin ileri gelen zengin bir ailelerinden birinin oğludur. Peygamber Efendimizin(sav)sohbetinde bulunur.Sohbetten çok etkilenir ama kimseye söyleyemez.
Bir gün rüyasında babasını ona ateşe attığını görür.Peygamber Efendimiz (sav) onu ateşe düşerken, bir odun parçasıyla çekip kurtarır. Rüyasını Hz Ebu Bekir (ra) anlatıyor oda ''Sana Müslümanlığı öneririm, seni ateşten kurtaracaktır.''diyor. O da kabul ediyor. Babası duyunca onu odaya kitli yor, üç gün hiç çıkarmıyor. islamiyetten dönmem deyince üç gün de sıcak kumda bekletiyor yine “ vazgeçmem Benin seçtiğim hak dindir” diyor. Babası Halit bin saite çok güzel hediyeler veriyor, ikna etmeye çalışıyor. Yine vazgeçmeyince evinden kovuyor. Halid bin Sait çok fakir düşüyor. Peygamber Efendimiz (sav) in yanına geliyor hizmet ediyor. İlk hicret edenlerden oluyor. Ömrü boyunca savaşlarda bulunmuş. Peygamber Efendimiz (sav)onu vefatına yakın Yemen'e vali olarak gönderiyor. Uzun süre orada kalıyor. Hz Ebu Bekir(ra) halife olunca olunca hepsi geri geliyor. O ise akrabalarından birinin halife olmasını istemiş, hemen ona biat etmiyor. Ebu Bekir (ra) onun hakkında çok güzel şeyler söylüyor, bakıyor ki O, insanları çok güzel yönetiyor, kalkıyor Hz Ebubekir (RA) elini öpüp, O'na biat ediyor. Sahabe-i kiram efendilerimiz hiç bir zaman nefislerini ortaya koymamışlar kendilerine ne görev verilmişse onu uygulamışlardı.
Ebu Eyyub El Ensari(ra) İstanbul'u fethetmek için geliyor. Rivayete göre 100 yaşındaydı, atın üzerinde zor duruyordu.” İstesen de iste mesende cihada gel” Ayeti Kerimesi gereğince (Kendisi hayatında sadece bir defa savaşa katılmamış) Peygamber Efendimiz (sav) “orayı feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel askerdir .”sözüne mazhar olabilmek amacıyla Medine'den İstanbul gelmiş ve muhasaraya katılmıştır. Muhasara sırasında rahatsızlanıyor ve iyice ağrılaşıyor vefat edeceğini anlıyor. Komutana, ben vefat edersem atının sırtına beni alacaksın, düşmanın iç kısımlarına kadar gidebildiğin yere kadar gideceksin, beni oraya defne edip döneceksin. Sonra üzerimden geçeceksiniz ki ben nereye kadar geldiğiniz göreyim, diyor.
Şimdi kabrinin bulunduğu yere defin ediyorlar ve kabrini Bizanslıların eline geçmesin diye saklıyorlar.. Bizanslılar orda yatanın kim olduğunu bilmedikleri halde burada değerli bir zat yatıyor deyip onun yüzü suyu hürmetine yağmur için dua ederlermiş ve duaları kabul olurmuş.
Musa (AS) ile Firavun konuşuyorlar. Firavun ben yarın Nil nehrini tersine akıtacağım diyor. Musa (AS) inanmıyor, tamam deyip gidiyor, yatıp uyuyor. Firavun sabaha kadar uyumayıp Allaha dua ediyor. Sabah buluşuyorlar Firavun Nil nehrine, tersine ak diyor, akıyor.
Musa (AS) çok şaşırıyor. Yarabbi! Nasıl oluyor? Diyor. Allahu Teâlâ’da
- Ben Rahmanım o gece sabaha kadar istedi, bende verdim diyor. Bu dünyada Allahu Teâlâ hem kâfirlere, hem Müslümanlara rahmet ediyor. Ama ahirette öyle olmayacak iyilik yapanla, kötülük yapan bir birinden ayrılacak. Allah’ı tealanın sıfatlarından ikisi, rahman ve rahimdir. Rahman, merhameti sonsuz olan, herkese merhamet eden. Rahim, bu dünyada herkese merhametli, ahirette ise hak edene sonsuz bahşeden.
Allahu Teâlâ insanları canlarıyla mallarıyla imtihan eder. İnsan malını Allahu Teâlâ’nın yolunda harcamalı. Hz. Muhammet (SAV) ilk tebliğ vazifesiyle görevlendirildiği zaman akrabalarına söylemekten çekiniyor Çünkü çok zengin ve meşhurlardı. İlk Müslümanlar ise fakir kimselerdi. Hz. Aliye yemek hazırlamasını söylüyor. Pilavla et yapılıyor. Hz Ali (ra) Peygamber Efendimizin(SAV)in önüne yemeği getiriyor. Peygamberimiz (sav) etleri ayırıp, Bismillahirrahmanirrahim, diyerek tabaklara koyuyor. Bismillahirrahmanirrahim, haydi başlayın diyor. Et o kadar azmış ki ancak birkaç kişiye yetebilecek kadardı. Hz Ali ''o yemek ancak bir kişinin yiyebileceği kadardı ama herkese yetti ve arttı'' diyor. Sonra bir kap süt getiriliyor, herkes kana kana içiyor. Ve hala da artıyor. Ama Ebu Leheb bir huysuzluk çıkarıyor ve yemek dağılıyor. Peygamber Efendimiz (SAV)'de tebliğ vazifesini yerine getiremiyor. Sonra tekrar yemeğe davet ediyor, onları Allahu Teâlâ’nın azameti ile uyarıyor ama dinlemiyorlar.
Peygamber Efendimiz (sav) İlk olarak hediyeleri kabul eder onları başkalarına hediye ederdi. Başka kabilelerden insanlar geldiği zaman, onlara bol miktarda gümüş para verirdi.Bir kabileden, bir adam geliyor ben çok fakirim diyor.Peygamber efendimiz (SAV)'de ona iki dağın arasını dolduracak kadar koyun veriyor,adam çok seviniyor Müslüman oluyor kabiledekilere ;Ey kavmim !Müslüman olunuz çünkü Muhammet fakirlikten korkmaksızın büyük ihsanda bulunuyor, diyor..
Şair Nabi, islamiyette para harcamadan insanlara hizmet edilmez, demiş. Mesela insanlar güzel olan camilere gitmeyi tercih ederler islamiyette emek verilmeden hizmet edilmiyor.
Kırmış olduğunuz bir arkadaşınıza, ufak hediyeler verip kalbini alabilirsiniz. Sadakanın büyüyü, küçüğü yoktur.
Peygamber Efendimiz (SAV) zamanında insanlar çok fakirlerdi. Müslüman olan insanlar yanına gelip soru soruyorlardı. Ama çok uzatıyorlardı. Ayeti Kerime geliyor ''Uzun soracağınız zaman sadaka verin '' Fakirler şikâyetçi oluyorlar. Gelenler azalıyor. Bunun üzerine tekrar Ayeti Kerime geliyor ''siz tövbe edin ki Allah-u Teâlâ sizi affetsin. Sadece Hz. Ali para veriyor.1 dinar veriyor. Böylelikle bu Ayeti Kerimeyi ilk ve tek uygulayan Hz. Ali olmuş. Bu sadaka Buğdayda olabilir denmiş.
Savaş için ganimet toplanacağı zaman, çok fakirlere bir hurma dalı olsa bile getirin deniyor. Sadece getirmiş olmak için getirin. Peygamber Efendimiz (SAV) herkesin kalb durumuna göre davranıyor ''onlardan bir şey istediğiniz zaman, pişman olmayacaklar şeyleri isteyin'' Mesela 100 istedin ama sonra sıkışacak pişman olacak. Hz. Ebubekir (r.a.)malının tamamını verirdi. Allahu Teâlâ malınızın bir bölümünü verin bir bölümü sizde kalsın, sıkıntıya düşünce pişman olmayın. Eğer ben sizden malınızın hepsini vermenizi isteseydim vermek zorunda kalacaktınız, veremeyecektiniz içinizdeki nefretiniz dışarı çıkacaktı buyuruyor. Zekâtta ölçü 40 /1dir. Sahabeyi kiram hepsini verirdi. Onlar malın gerçek sahibinin Allahu teala olduğunu biliyorlardı.
Selman-ı Farisi (RA)'ın bir tane duvarı vardı. Yazın soğuk tarafa, kışında güneş vuran tarafa yaslanırmış. Sadece 1 çuval un alırdı, nefsiyle uğraşmamak için. Bugün ne yiyeceksini düşünmesin diye. Sadece bir sünneti yerine getirmemiş. O da evlilikmiş. Kız istemeye birini gönderiyor. Sahabeyi Kiram’dan o kişi kızını vermek istemiyor.''Biz onunla yapamayız o çok takva ehli bir insan'' diyor. Şimdiki insanlar bu kadar azla yetinemezler, ama hiç de yapmıyorlar. Herkes gücünün yettiği kadarıyla malından, canından vermelidir. Kimse elini taşın altına koymazsa bu iş olmaz. Bir insan bir işe ne kadar emek ve gönül verirse Allahu Teâlâ o insana onun karşılığını veriyor.
Sadağı kiram ilme hizmet etmişti. Allahu Teâlâ Davud AS.'a ''Sen bana hizmet eden birini gördüğünde onun hizmetçisi ol''buyurmuş Allahu Teâlâ her ikisinde de(ebrar ve mukerrebun) yardım ediyor. Allahu Teâlâ Mürşidi kâmillere, Mukarrebun sevabı veriyor. Çünkü onlar nefislerine ortadan kaldırmışlar, sadece Allah rızası için hizmet ediyorlar. Onlara hizmet edenlere de ebrarın sevabı veriliyor.
Mukarrebun; hiçbir sevap karşılığı beklemeden sadece Allah rızası için ibadet eden, Allahu telalaya yaklaşmış bir gurup.
Ebrar; bir sevap karşılığında ibadet edenler. Şu tespihi çekerseniz, şu kadar sevap elde edersiniz gibi.
Seyda'nın dünyevi işlerine yardımcı oluyoruz neden? Dünyevi işleri düşünmesinler Allahu Teâlâ’ya daha yakın olsunlar diye.
Peygamber Efendimiz (sav) hizmet, nafile ibadetlerden daha kıymetlidir. İkisi tercih edilecek olursa hizmet tercih edilebilir, demiştir.
Ebu Zer (ra), Enes Bin Malik( ra) ,arkadaşlarıyla yolculuğa çıktılar. Bir müddet yolculuktan sonra bir yerde konakladılar. Oruçlu olanlar dinlendi, olmayanlar çadırları kurdular, yemek yaptılar. Akşam Olunca Peygamber Efendimiz ( sav.) kimler ne yaptı, diye sordu ve hizmet edenler kazandı, buyurmuştur.
Abdurrahman-i Tagi (ks) tarikatta iki şey karşılaştırılırsa; hizmet mi, nafile ibadet mi hizmet tercih edilecek diyor. İnsanların hizmette kazanmış oldukları hal kaybolmaz. Daha kolay elde edebildiklerimiz daha kolay kaybedilebilirler.
Abdurrahman-i Tahi(ks)nin köyünde çok yaşlı bir kadın vardı. Herkes çok cezbeliydi, o ise çok hizmet ederdi. Kimin yardıma ihtiyacı varsa hep o yardıma koşardı. Abdurrahman-i Tabi(ks)vefat edince, bazılarının muhabbeti azalıyor o kadın ise aradan yedi sene geçmesine rağmen muhabbetini kaybetmiyor. Ben bu hali hizmetimle kazandım, diyor.
Hizmet çok önemli, her canlıya hizmet edeceksin. İslamiyet açısından bunun farkı yok. Can taşıyan herkese Allah rızası için hizmet edilmeli.
Hizmette niyet çok önemlidir. Hizmeti kimin için yapıyorsun, insanlardan iyilik görmek için yapıyorsan, kötülük görebilirsin bu böyledir. Karşılık beklenen hizmetten fayda gelmez, çünkü Allah için yapılmış olmaz.
Büyükler hem ilmen, hem de bedenen hizmet etmişler. Şah-ı Nakşibendî (ks) gelen misafirlerin atlarını alırdı, ahıra bağlardı, ayakkabılarını ve eşyalarını güvenli bir yere koyar, yemeklerini kendi yapardı. Neden bütün bunları siz yapıyorsunuz? Diye soranlara
-Bize gelenlerin ilk önce dünya sıkıntılarını, sonra manevi sıkıntılarını gideriyoruz, Derdi.
Peygamber Efendimiz (sav)e, bir kabileden bir diplomat geliyor. Elinde bir haber vardı. Mescide girer ve Bunların efendisi kim diye soruyor. Peygamber Efendimiz(AS)
O sırada ayakta durmuş, elinde bir kap var, hurma dağıtıyordu.Misafire dönerek,
''Bu halkın efendisi, onlara hizmet edendir.''demiştir.
Hizmeti Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmak için yapmak önemlidir.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




