19 Kasım 2008
SADATI KİRAMDAN HİKMET DAMLALARI 2
Seyyid Sıbgatullah Ervasi Hazretleri (k.s.), bir gün talebelerine;”Filan tepeye çıkalım, orada sohbet edelim.”diye buyurur. Tepenin eteklerine gelince, talebelerden bazıları önden yürüyüp, oturulacak yerleri hocaları tepeye çıkıncaya kadar düzeltmek isterler. Bu sırada Seyyid Sıbgatullah Hazretleri, oğlu ve yakın talebesi Abdurrahman Tahi (k.s.) Hazretleri en arkada ve aşağıdadır. Önden giden talebelerinin birinin ayağının altından koca bir taş Seyyid Sıbgatullah Hazretlerinin(k.s.) üstüne doğru hızla yuvarlanmaya başlar. Bütün talebeler korkuya kapılır. Abdurrahman Tahi Hazretleri(k.s.) ise birden hocasının önüne geçerek, taşın Seyyid Hazretlerine değmesine engel olmak ister. Taş tam önlerindeki bir kayaya çarparak arkasında kalır. Seyyid Sıbgatullah Hazretleri; Abdurrahman Tahi’nin canı pahasına yaptığı bu hareketten çok memnun kalır ve dönüp şöyle der; ‘Hayırlı bir mürid, evlattan daha hayırlıdır.’ Bu hadisede de gördüğümüz gibi müritler; mürşitleri için kendi evlatlarından daha hayırlı olabilirler.
Kişinin iki tane babası vardır. Biri nesebi babası, diğeri de manevi babası yani mürşididir. İnsan bir tarikata girip bir mürşide bağlandığı zaman mürşidi onun manevi babası hükmünde sayılır. Kişinin manevi babası ise gerçek babası ile İslami olarak aynı haklara sahiptir. Nasıl ki kişinin babasına karşı saygılı, hürmetli olması gerekiyorsa mürşidine de aynı sevgiyi, saygıyı ve bağlılığı göstermesi gerekir. İkisi arasındaki fark ise şudur: İnsanın kendi babası onu yetiştirirken iyi bir iş sahibi olsun, maaşı olsun, dünyada rahat bir hayat sürsün diye uğraşır. Tabii ki dini eğitimiyle de ilgilenir fakat bu eğitim bir mürşidi kâmilin bizim manevi eğitimimizle ilgilenmesi gibi olamaz. Bir mürit, mürşidinin himayesine girdiği zaman mürşit onu, gerçek terbiye ile terbiye eder. Mahşer gününde takva ve edeple Allah ve Resulünün huzuruna çıkabilecek olgun bir mümin haline gelmesine yardımcı olur. İşte bu nedenle de kişinin manevi babası kendi babasından daha üstündür; çünkü o kişiyi sonsuz ve daha hayırlı olan ahiret hayatına hazırlar. Ayeti kerimede de buyrulduğu gibi; “Siz, dünya hayatını tercih edersiniz. Hâlbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve bakidir.“ (Al’a/16-17).
Muhammed Diyauddin Hazretleri (k.s.); Bir gün müritleriyle yolda yürürken bir kavak ağacı görür ve ”Ne kadar güzel, gökyüzüne uzanmış dümdüz bir ağaç” der. O sırada yanındaki müritlerden biri ağlamaya başlar. Arkadaşları ise şaşkınlıkla O’na ağlamasının sebebini sorarlar. O da şöyle der: “Şeyhim bana şunu gösterdi ki; Allah’a giden yol dümdüzdür ve insan bu yolda dosdoğru olmalıdır.” Yani bir mürit de kavak ağacı gibi dosdoğru olacak ve kendisinde yalan gibi kötü hasletler bulunmayacak. Burada da görüldüğü gibi mürşitler, direk olarak talebelerine şunu şöyle yapacaksın bunu böyle yapacaksın diye söylemezler ve bazı şeyleri de işaret yolu ile anlatırlar. Burada müridin akıllı olması, işaret edilen nispeti anlaması, kendindeki eksikleri gidermeye çalışması ve mürşidinin tavsiyelerini hayatına geçirmesi gerekir.
Muhammed Diyauddin Hazretleri (k.s.)’nin; döneminde çok talebesi olur. Öyle ki Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu bölgesi onun manevi himayesi altındadır. Atına binip bir yere gideceği zaman binlerce insanda beraberinde gider. Halifesi Şeyh Ahmet Haznevi (k.s.) diyor ki; “Eğer ben müritleriyle Hazret (k.s) arasında olmasaydım Hazret(k.s.)’in bu kadar müridi olmazdı. Ben onları korudum, gözettim, bir dertleri olduğu zaman da onlara el uzattım ve en önemlisi de Hazretle onlar arasında tampon görevi gördüm. Çünkü insanlar mürşidi kâmil olan insanlarla direk birebir kalırlarsa ne yapacaklarını bilemezler ve mürşitlerinin yanlarında, kişiye büyük zararlar veren edep dışı hallerde bulunabilirler. Bu da o kişilerin helakine dahi sebep olabilir.” İşte bizde kendi aramızda bunu sağlayabilmeliyiz. Yani ihvanlarımızı uyarmalı, onlara büyüklerin yanında nasıl olmaları gerektiğini anlatmalı ve yeri geldiğinde birbirimizin eksiklerini kapatmalıyız ki zarar görmeden hep faydalanarak daha ileri merhalelere gelmemiz mümkün olabilsin. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran, 3/104)
Muhammed Diyauddin Hazretleri (k.s.) şöyle diyor:”Benim dört tane hakiki müridim olsa bana yeter.” Demek ki yüz binlerin bir arada olması hakiki müritlerin çok olduğunu göstermez. Seyda’mız şeyh Fadlullah (k.s.) Hazretleri de “Bizim gayemiz yüz kişi olmak değil içinde bir tanesinin hakiki tarikat ehli olmasıdır. Biz yüz kişinin sıkıntısını bir kişi için çekeriz. O bir kişi diğerlerinin kurtulmasına vesile olacaktır.” diyor. Bizler o bir kişinin kim olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden de birbirimize karşı muhabbetli, saygılı olmaya gayret edeceğiz ki aramızda ki ilişkiler hep güzel bir şekilde devam etsin.
Seyda’mızın annesi Hicrete Hanım; Seyda’mızın ailesine gelin geldiği zaman“Ben dışarıdan geldim buradakilerin hepsi Hazret’in(k.s.) (Muhammed Diyauddin Hazretleri) ailesindendir onlara hizmet etmem gerekir” diye düşünür ve hayatını hep onlara hizmetle geçirir. Bulunduğu odaya kim gelirse gelsin, küçük bir çocuk olsa dahi, edebinden hemen ayağa kalkardı. Bu mübarek hanım seksen beş yaşlarındayken bir hafta kadar talebelerin birinin evinde misafir olarak kalır, evinde misafir eden arkadaş O’nun yanına gidip çocukları için salih bir evlat olmaları hususunda duasını almak ister. O da; çocukların ne ile uğraştıklarını sorup medresede okumalarını söyler ve şu cümleleri ekler:”Dua etmek bizim ne haddimize biz İslamiyet’e ne yaptık ki; Seydayı Tahi’nin(k.s.) duası olsun asıl hizmeti onlar yapmıştır.” der ve şu güzel kıssayı anlatır;”Abdurrahmani Tahi Hazretlerinin(k.s.) şeyhi Seyyid Sıbgatullah Ervasi Hazretleri(k.s.) talebesinden su ister.Suyun bulunduğu yer de iki saatlik mesafededir.Abdurrahmani Tahi Hazretleri hemen su getirmek için yola çıkar iki saat gidiş iki saat dönüş ancak dört saat sonra suyu getirebilir. Fakat şeyhi çoktan uyumuştur. Kapıyı çalarsa şeyhinin rahatsız olacağını düşünerek içeri girmeyip kapıda bekler. O sırada hava da çok soğuk olduğu için parmağı donar ve parmağını kaybeder. Bu mübarek zat yani Şeyh Abdurrahmani Tahi Hazretleri(k.s.) şöyle dua edermiş;”Yarabbi benim yapmış olduğum hiçbir ibadetim, hiçbir amelim yoktur sadece şeyhimin kapısında beklerken kaybettiğim iki parmağım vardır. Beni onların hatırına affet.”Abdurrahmani Tahi Hazretleri(k.s.) gerçekten tarikata çok hizmet etmiş çok ilim sahibi bir insan olmasına rağmen yapmış olduğu hiçbir şeyi çok görmemiştir. Bizim de dua istememiz gereken kişi O’dur. Biz kimiz ki?”
İşte tasavvufta olan bir kişi de yaptığı hiçbir şeyi yeterli ve ya çok görmeyip hep daha fazla ve daha iyi nasıl yapabilirim diye düşünmeli. İşte o zaman Allah-u Teâlâ da o kişiye çok daha güzel hizmetler yapmayı nasip edecektir.
İnsan, yapmış olduğu şeyleri Allah rızası için yapacak ve sevdiği kişiyi Allah’ın rızası için sevecek; buğz ettiği kişilere de O’nun hoşnut olmadığı şeyleri yaptığı için buğz edecek.
Musa(a.s.) ; Allaha Teâlâ (c.c.) ile görüştüğü zaman Allahu Teâlâ soruyor;
”Ya Musa sen bana ne getirdin, benim için ne yaptın?”
Musa (as);”Yarabbi ben senin için namaz kıldım”der.
Allahu Teala hz.leri “Ya Musa cenneti kazanmak için namaz kıldın başka ne yaptın?”
Musa(as):”Oruç tuttum”.
Allah(c.c.) da “Orucu cehennem ateşinden korunmak için tuttun başka ne yaptın?”
Musa(as);”Zekât verdim” diyor.
Allah(c.c.);”Zekâtı malın artsın diye verdin ve bende senin malını arttırdım. Bunu da kabul etmiyorum. Başka ne yaptın?”
Musa(as);”Yarabbi senin için sevdim ve senin rızan için buğz ettim”der. Allahu Teala o zaman kabul eder.
Demek ki insan; Allahu Teâlâ’nın rızasına uygun yaşayan insanı dış görünüşüne bakmadan sevecek. Sevmediği zaman da Allah-u Teâlâ’nın emirlerine karşı geldiği için sevmeyecek. İnsan bu ölçüye göre hareket ettiği zaman kimden zarar göreceğini ya da kimden fayda göreceğini anlayabilir.
İnsan, Allahu Teâlâ’nın dostlarını sevdiği zaman da Allah’ın rızasını kazanmak için sevmeli. Biz de Seydamızı Allahu Teâlâ’nın veli kulu olduğu için seviyoruz. Peygamber Efendimiz:”Kişi kimi severse onunla beraber haşrolunur.” (Taberani) buyurmaktadır. Biz de inşallah onlarla beraber haşroluruz.
Bir gün ziyarete gidildiğinde annenin başı çokk ağrıyordu. Çünkü Seyda o gece sık sık:”Hanım kalk ibadet et, cehennem var, mahşer günü var.” deyip anneyi uyutmaz. Yine Annenin yardımcısı şöyle anlatmaktadır, :”Anne ne zaman dinlenmek için başını kanepeye koysa Seyda salondan hemen telefon açıp Hanım ne yapıyorsun, kalk ibadet et derdi.” Onların hayatları bizim için örnek hayatlar ama ne yazık ki bizler onlar gibi yaşayamıyoruz. İnsan Seyda ile bir ay bile birlikte olunca çok zorlanıyor. Mesela Seyda’mız iki üç saat uyuyup diğer vakitlerini ayakta geçiriyor. Onların vücutları bu tempoya alıştığından onlar hiç zorlanmıyorlar. Biz ise sekiz saat uyumaya, sekiz saat çalışmaya alışmışız. Uyum sağlamakta zorlanıyoruz, Ama buna rağmen insan büyüklere hizmetle de çok fayda kazanıyor.
Bir akşam arkadaşlardan biri Anne’yle birlikte Şeyh Fevzettin Hazretlerinin, Şeyh Fethullah Verkansi Hazretlerinin torunlarının ziyaretine giderler. Herkes Seyda’nın hanımına çok hürmet gösterir ve çok edepli davranırlar. Anneyi yer minderine oturtup kendileri de halıya otururlar. Şeyh Fevzettin(k.s.)’in, kızları, hanımı kendi elleriyle hizmet ederler. Diğer yardımcılara bile yaptırmazlar. Annenin gerçekten de ağır bir yeri vardır. Hâlbuki anne bizimle beraberken çok mütevazı duruyor.
Yine Seyda Şeyh Maşuk’un torunu bir yere gitmek için yola çıkacağı sırada Seydamızı arayarak duasını ister. Seydamız da “Yolunuz açık olsun” der ve dua eder. Yola çıktıklarında büyük bir trafik kazası geçirirler. Öyle ki bundan sağlam insan çıkamaz dedirtecek kadar araba hurda haline gelmesine rağmen şoför, kendisi ve kızı ufak tefek yaralarla kırıklarla kurtulurlar. Bunun üzerine O kişi, Seyda’mızı arayıp latife yapar ”Ben giderken sizden dua istemiştim böyle mi dua ettiniz,” diye latife yapar. Sonra da “Ya siz dua etmeseydiniz ben o arabadan ne halde çıkacaktım?” der.
Bir akşam Seydamız memleketine döneceği sırada havaalanına geç kalırlar. Uçağın kalkmasına on beş dakika kalmasına rağmen hala biletler, bagajlar hiç biri hazır değildir. Tam o sırada Seydamızı yolcu etmeye gelen arabayı çekecekleri haberini alırlar. Bavulu taşıyan arkadaş, bavulu oraya bırakıp Seyda’yla vedalaşarak arabanın yanına gitmek zorunda kalır. Bavul ortada kalınca Seydamız hemen bavula uzanır. Hâlbuki arkada taşıyabilecek birileri olmasına rağmen ben rahatsızım nasıl olsa arkamdan getirirler diye düşünmez. İşte bu da Seyda’mızın ne kadar mütevazı olduğunun bir göstergesidir.
Şeyhimizi ziyarete gittiğimizde insan bir mürşidi kâmilin evinde nasıl olması gerekiyorsa o şekilde olmaya çok dikkat edecek. Kalbimizi her an hazır bir asker gibi muhafaza edip, malayani şeylerden yani gaflet halinden uzak tutmaya çalışacağız. Çünkü her şey ilk önce kalpte başlıyor. Kalp düzgün olunca bütün vücut düzgün oluyor.Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz(s.a.v.): “Vücutta bir et parçası var, eğer o düzelirse bedenin tamamı düzelir. Eğer o bozulursa bedenin tamamı bozulur, bilesiniz o kalptir.” (K. Sitte 16/339)buyurmaktadır. Arkadaşlarla sohbet etmek, boş konuşmak bunlar her zaman yaptığımız şeyler olduğundan orada bol bol tövbe istiğfar etmeli, salâvat çekmeliyiz. Yine insan orada arkadaşlarıyla sınav olabilir. Şeytan ve nefis hiç bir zaman boş durmadığından; insan önce kendi içinde huzuru sağlamalı ki kimseyi kırmasın incitmesin, kul hakkına girmesin. Seyda’mızın ailesine karşı hal ve tavırlarımızda da dikkatli olmalı edebe riayet etmeliyiz. Onlara yardımcı olmalı, annenin yanında mümkün olduğunca konuşmamalıyız. Gece yatarken ayağımızı merkata karşı uzatmamalıyız. Merkata giderken de okunmuş hatimler, Yasinler, salâvatı Şerifeler gibi bol bol hediyelerle gitmeliyiz.
Kişiye hizmetin faydası çoktur. Bir sohbette Seyda ya arkadaşlardan birinin çok hizmet ettiği söylenir. Seyda’mız da hizmetlerin faydasının ilerde görüleceğini söyler.
Seyda bir ziyaretlerinde uzaklaşmış olan birçok arkadaşın tekrar muhabbetlerinin artmasına vesile olur yıllardır aramayan, ziyaret etmeyen arkadaşlar tekrardan tövbe tazelelerler. İnsan da bazı zamanlarda uzaklaşma olabilir. Ama büyükler yine de bizlere bırakmıyorlar. Şeyh Abdurrahmani Tahi Hazretleri(k.s.) diyor ki” Bir mürit aradan yedi sene geçmiş olsa da tekrar alıp onu baştan başlıyor gibi muhazafa etmeye devam ederler.”
Günümüzde toplumda birçok manevi hastalık var, bunların hepsi bizi ibadetlerden uzaklaştırıyor. İşte “tasavvuf” insana hayatını ne şekilde düzenlenmesi gerektiğini öğreten bir eğitim sistemidir. Sufi, eski kıyafetleri giyen değil kendini haramlardan uzaklaştıran kimsedir. Onlar İslam ahlakıyla ahlaklanmış kimselerdir. Osmanlı Devletinin de bu kadar uzun süre ayakta kalmasının da bir sebebi insanların imanlarının kuvvetli olmasıydı. İnşallah bundan sonra da insanlar tasavvuf eğitimiyle terbiye olup tüm insanlığa örnek olacaklardır.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




