18 Ağustos 2009
KADIN
Her şeyin hızla değiştiği, güzelliklerin yerini çirkinliklere bıraktığı dünyamızda gözlerinizin her yerde ideali ve doğruyu ararken konumunun çok uzağında olan güzide bir varlık kadın…
Asr-ı Saadet zamanında en yüksek noktaya ulaşmış, en güzel örnekleri vermiş, unutulmuş ya da unutturulmuş özelliklere haiz kadın…
Neredeydi ve nereye gidiyor? Bin dört yüz senelik sahabe tabiin, tebe-i tabiin. Ahir zamanda yaşayan kadınlar, çağımızın modern Müslüman kadını. Yaşam biçimleri, çektikleri sıkıntılar bir noktada kesişen kadın… Örnekleriyle değerlendirilmelidir.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) kızı, cennet kadınlarının efendisi, baş tacımız Hazreti Fatıma'nın (r.a) hayatından bir kesit
Resulü Ekrem (s.a.v) bir gün İmran b. Husayn'e (r.a) diyor ki:
- Sen bizim sevgimiz ve katımızda mevki sahibi olan adamımızsın. İstersen gel kızın Fatıma’nın ziyaretine gidelim. Ben de:
- Anam babam sana feda olsun, dedim ve beraberce Fatıma'nın (r.a) kapısına gittik. Resul-i Ekrem (s.a.v) kapıyı çaldı, selam verdi ve içeri girmek için Hz. Fatıma’dan (r.a) izin istedi. Hz. Fatıma (r.a):
—Buyur, dedi.
Resulü Ekrem (s.a.v):
- Arkadaşım da var, dedi.
Hz.Fatıma (r.a):
—Kimdir?
Rasul-i Ekrem (s.a.v):
—İmran’dır, buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Fatıma (r.a):
— Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a (c.c) yemin ederim ki sırtımda bir abadan başka elbisem yoktur, dedi.
Resulü Ekrem (s.a.v) ona eliyle işaret ederek:
—Onu şöyle şöyle vücuduna dola, buyurdu.
Hz. Fatıma (r.a):
- Hadi vücudumu kapadım, başım ne olacak? dedi.
Resulü Ekrem (s.a.v) yanında bulunan eski bir elbise parçasını ona verdi ve:
— Bununla başını ört, buyurdu. Sonra Hz. Fatıma (r.a) müsaade etti ve içeri girdi. Resulü Ekrem(s.a.v) kızına yerinden selam vererek:
— Kızım nasılsın, sabaha ne hâlde girdin? diye sordu. Hz. Fatıma(r.a):
— Vallahi aç olarak sabahladım. Sancılandım ve yiyemez hâle geldim, dedi. Resulü Ekrem (s.a.v) ağlayarak:
— Kızım aldırma, ben ise üç gündür bir şey tatmadım. Hâlbuki benim yerim Allah (c.c) katında daha üstündür. Eğer Rabbimden dilesem o beni yedirirdi, fakat ben ahireti dünyaya tercih ettim, buyurdu ve sonra elini kızının omuzlarına koyarak:
— Sana müjdeler olsun, sen cennet kadınlarının efendisisin, buyurdu.
Hz. Fatıma (r.a):
— Firavun’un karısı Asiye, İmran’ın kızı Meryem var iken bana sıra gelir mi? deyince, Resulü Ekrem (s.a.v):
—Asiye, kendi âleminin efendisi, Meryem de kendi âleminin efendisi, sen de senin âleminin efendisisin. Siz kamıştan bir ev içindesiniz ki orada bir eziyet, bir karışıklık ve bir dert, zahmet yoktur. Amcazadenle iyi geçin. Seni dünya ve ahiretin efendisiyle evlendirdim, buyurdu.
İşte bu Asr-ı Saadet zamanının kadını…
Ve kadınlardan biri ki Hak katında ve marifet içinde benzersiz bir Allah eri Hz.Rabiat-ül Adeviyye (r.a)
Hz.Rabiat-ül Adeviyye hacca gitmeyi arzu etti ve eşeğine seccade ve azığı yükleyip yola çıktı. Yolda giderken eşeği öldü. Arkadaşları yükünü götürelim deyince:
– Ben size güvenip gelmedim, dedi. Arkadaşları onu bırakıp gittiler. Rabia yalnız kaldı. Yüzünü secdeye koyup:
– İlahi! Padişahlar böyle yapmaz. Yolda eşeğimi öldürdün, beni açıkta koydun, dedi. Bu sözü tamamlamadan eşek dirildi.
Hz. Rabia yükünü yükleyip birkaç gün daha gitti. Yine Allah'a (c.c) müracaat etti.
– İlahi! Senin aşkın gönlümü tuttu. Artık gidemez oldum, ol taş evini buraya getirsen ne olur? Hak Teâlâ Hazretleri ona hitap ile buyurdu ki:
– Ya Rabia, 18 bin âlemin katına gidersin.
Hz. Rabia ileri vardı ve gördü ki Kabe karşısına gelmiş.
– Bana Kabe’ nin sahibi gerek ben bu evi neyleyim, dedi.
Belki “Onlar eskidendi.” diyebilirsiniz. Bizim zamanımızda da onlar gibi yaşayabilen mübarek hanımlar var. İşte onlardan biri de Seyid Taha-i Neyri Hazretleri’nin kızı Ayney…
Her gece Seyid Taha Hazretleri'yle gece namazına kalkan ve birlikte namaz kılan iki güzide insan… Bir gece babası Ayney’i namaza kaldırmaz. Uyandığında bakar ki vakit geçmiş. Babasının yanına koşar:
— Ey babacığım! Neden bu gece beni namaza kaldırmadınız?
Babası cevap vermez. Kendi kendine düşünür: “Bu hâle sebep nedir? Neden babam beni namaza kaldırmadı?” Bir müddet düşündükten sonra anlar: O gün yeni bir elbise giymiştir üstüne. Hâlbuki onlar yeni bir elbise aldıkları zaman onu eski elbisenin altına giyerlerdi ki parlaklığı ve güzelliği geçsin. Sonra da çıkarıp üstlerine giyerlerdi. O gün bunu unutmuş ve yeni elbisesini üstüne giymişti. Hemen babasının yanına geldi ve dedi ki:
—Babacığım! Elbiseyi unutarak giydim. Bunun üzerine Seyid Taha (k.s):
—Kızım, bu elbiseyi üstüne giymende bir sakınca yoktur; lakin ben istiyorum ki sizin bütün alacaklarınız ahirete kalsın. Bu dünyadan hiç faydalanmayın, der ve ona Hz. Fatıma'nın (r.a) kolye hadisesini anlatır. O Fatıma ki, Allah (c.c) Resulü'nün (s.a.v) kızıdır. Kıyamete kadar gelecek bütün Ehl-i Beyt'in anasıdır. O bizim de anamızdır…
İşte Allah Resulü (s.a.v), bu incelerden ince Fatıma (r.a) yanına gelince hemen ayağa kalkar, onun elinden tutup getirir ve kendi oturduğu yere oturturdu. Hâlini-hatırını sorar, onu sever, okşar ve gönderirken de yine aynı iltifatlarla gönderirdi.
Allah Resulü (s.a.v) ebediyete, yani insanların yaratılış itibariyle talip oldukları şeye talipti. Evet, insan ebed için yaratılmıştır. Ebedden, Ebedî Zât'tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O'ndan başka bir şey istemez. Bilerek bilmeyerek hep O'nu arzular. İnsana ebediyeti vereceğiniz ana kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Bu itibarladır ki, Allah Resulü (s.a.v), çocuklarına bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmal etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vakada görmek mümkündür:
Fatıma validemiz (r.a), boynunda bir gerdanlıkla Allah Resulü'nün (s.a.v) huzuruna gelir. Allah Resulü (s.a.v), ona şöyle buyurur:
—Halk benden önce mi düşünsün “Peygamber'in kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor.” diye.
Evet, bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle ahirete, Allah'a (c.c), ebedî ve uhrevi güzelliklere çeviriyordu. Bu söz, Hz. Fatıma'ya (r.a) yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fatıma(r.a) diyor ki:
— Hemen kolyeyi sattım, bir köle aldım. O köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum ve sonra da Allah Resulü'nün (s.a.v) huzuruna geldim. Yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrur oldu. Sonra da ellerini açıp Allah'a (c.c) şöyle hamd etti:
—Kızım Fatıma'yı cehennemden koruyan Allah'a (c.c) hamdolsun.
Elbette ki Hz. Fatıma (r.a), boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Resulü (s.a.v), onu mukarrebîn (Allah'a en yakınlar) dairesinde tutmaya çalışıyordu. Bu, bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık ama daha çok da bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibariyle, Ehl-i Beyt"in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi. Evet, Hasan'a, Hüseyin'e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Resulü (s.a.v), onu önce Ehl-i Beyt'e (r.a) sonra da Şah-ı Geylanîlere, Muhammed Bahauddinlere, Ahmed Rufaîlere, Ahmed Bedevîlere, Şâzelîlere ve daha nicelerine ana olmaya hazırlıyordu. Zira onların yolunda öyleleri zuhur edecekti ki bütün ömürlerini ukba televvünlü, kurbet buudlu yaşayacaklardı. Bu itibarla da Allah Resulü (s.a.v), en sevdiklerini gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün kazurattan temizliyor, eteklerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. "Kişi sevdiğiyle beraberdir". Hz. Muhammed'i (s.a.v) seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Resulü (s.a.v) bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu.
O'nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim haber veriyor... Hadiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki:
"Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fatıma kendisi yapıyordu. Zaten, bir hücrecikte kalıyorduk. O hücrecikte, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kıvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli, su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı. Fatıma'ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi..."
Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fatıma validemizden dinleyelim:
- Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Aişe, 'Geldiğinde ben haber veririm.' dedi, ben de geri döndüm. Gece yatağa uzanmıştık ki az sonra Allah Resulü (s.a.v), birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali yataktan doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki, sadrıma temas eden ayağındaki serinliği göğsümde hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen naklettim. Allah Resulü (s.a.v), birden uhrevîleşti ve şöyle dedi:
— Ya Fatıma, Allah'tan kork ve Allah'a karşı vazifende kusur etme! Allah'ın omzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da sadık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim. Yatağına girmek istediğin zaman, 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa da Allahüekber de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.
Fatıma r.a), O'nun kızıydı. Hakk'ın terbiye adına kendisine lütfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri,o kızından esirgeyemezdi. O kız ki Hz. Hasaneyn'den hâtemü'l-evliyaya kadar, birçok velinin anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübarek meyvelere çekirdek olabilecek mahiyette yetiştirilmesi lazımdı. İşte bundan dolayı Efendimiz (s.a.v), bir taraftan fevkalâde re'feti, şefkati, sevgisi ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fatıma'nın (r.a) nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) kızlarından bir diğeri Fatıma'nın ablası, hayatı yürek burkan, eşinden uzak kalan çok sıkıntılar çekmiş Hz Zeynep (r.a).
Zeynep (r.a) gün geçtikçe büyüyordu. Evin içine neşe saçıyordu. Kâinatın Efendisi (s.a.v) onun şahsında babalık sevgi ve şefkatinin örneklerini veriyordu. Zira oğlu Kasım vefat etmişti. Yıllar süratle geçmekte Zeynep (r.a) büyümekte ve on yaşlarına girmek üzereydi. Evde diğer kardeşlerine ablalık yapıyor, onların hizmetini görüyor ve anneciğinin yükünü paylaşıyordu. Hizmetiyle gelin olacak olgunluğa ulaştığını gösteriyordu. Teyzesi Hale'nin Ebü'l-As adında kendisiyle yaşıt bir oğlu vardı. Evlerine sık gelip giderdi. Zeynep'teki (r.a) nezakete, güler yüze, işindeki becerikliliğe ve olgun davranışlarına hayran kalırdı. Hz. Hatice (r.a) annemiz de yeğenini çok severdi. Onun Zeynep'e (r.a) karşı ilgi ve sevgisi gözünden kaçmazdı. Evlilikte mutlu olabilmek de bu sevgiye bağlıydı.
Ebü'l-As İbni Rebî herkesin güvenini kazanmış, kimsenin hakkını üzerine geçirmeyen, dürüst bir tüccardı. Şam ve Yemen taraflarına ticarete giderdi. Her dönüşünde teyzesine ve çocuklarına hediyeler getirirdi. Zeynep de bu ilgiden ve hediyelerden memnun kalırdı. Ebü'l-Âs (r.a), bu şekilde teyzesinin sevgisini kazanmıştı. Bir gün teyzesine evlilik konusunu açtı. Zeynep'e olan gönül yakınlığını hissettirdi. Hatice annemizde bu talebi Efendimiz'e arz etti.
Resulü Ekrem (s.a.v) bu isteğin Zeynep'e (r.a) duyurulmasını söyledi. Kıza danışmadan bir şey söylemek istemedi. Hatice annemiz (r.a) bir fırsatını bulup kızına meseleyi açtı ve: "Zeynep! Teyze oğlun Ebû'l-Âs evlilik konusunda senin adını andı, ne dersin?" dedi. Zeynep (r.a) bu konuda sessiz kaldı. Genç kızın sükûtu ikrardan kabul edildi ve hazırlıklar başladı. Kısa zamanda düğünleri yapıldı. Develer kesildi. Yemekler verildi. Rasulullah ( s.a.v) ve ailesi gelin Zeynep'i (r.a) yeni evine kadar götürdü. Bir süre orada oturdular. Gelini yeni evine yerleştirip ayrıldılar.
Ebü'l-Âs (r.a) sıcak bir yuvaya kavuşmuştu. Zeynep'i çok seviyordu. Mutluydu ve mesûddu. Ticaret için sefere çıktığında, Zeynep baba ocağında kalıyor ve annesine ev işlerinde yardım ediyordu. Kocası yine bir sefere gitmişti. Annesinin yanında kalırken babacığında büyük değişiklikler meydana gelmiş ve sevgili babasının Hira mağarasındaki ilk vahyi alıp eve dönüşüne şahit olmuştu. Hatta hayretle annesine: "Ne oldu anne? Babamın durumunda bir değişiklik var." demişti. Hz. Hatice annemiz de; babasına yeni bir vazife verildiğini, melek Cebrail’in (r.a) gelip, Allah'tan emirler getirdiğini anlattı. Son din ve son peygamber olarak babasına iman ettiğini bildirdi. Zeynep de (r.a); sizin inandığınıza ben de inanırım anneciğim, dedi ve birlikte kelime-i şahadet getirerek ilk Müslümanlardan oldu.
Ebü-l-As seferden dönüp Mekke'ye girince yeni dinin geldiğini ve yeni peygamberin Hz. Muhammed (s.a.v) olduğunu duydu. Evine vardığında hanımı Zeynep'e (r.a) ilk olarak:
— Baban Peygamber olmuş öyle mi, diye sordu. O da:
- Evet!.. Teyze oğlu, duyduğun doğru. Ben de Müslüman oldum, dedi ve devam etti:
— Vallahi sen de biliyorsun ki, babam güvenilir ve dürüst bir kimsedir. Boş yere konuşmaz. Onun doğruluğunu Mekke'de tasdik etmeyen var mı? Ebûbekir, Ali, Zeyd de Müslüman oldular. Ayrıca senin akrabalarından Osman ve Zübeyr de Müslüman oldu. Ey benim sevgili efendim, ben inandım, sen de inanır mısın, dedi.
Ebü'l-As (r.a), garip bir tavırla sevgili eşine baktı ve:
— Vallahi baban bana göre kötü bir kimse değil. "Muhammedü'l-Emin"dir. O şaka bile olsa yalan-yanlış şeyler konuşmaz. Ancak ben, karısını hoşnut etmek için atalarının dinini terk etti dedirtmek istemiyorum, diye cevap verdi. Hanımının inancına da müdahale etmedi.
Zeynep (r.a) bir taraftan yeni gelen vahyi öğreniyor, ezberliyor bir taraftan da kocasının imana gelmesi için sürekli dua ediyordu. Fırsat buldukça yeni gelen dinden bahsediyor ve onun gönlünü kazanmağa çalışıyordu. Bu duygu ve düşünceler içerisinde ona sevgi ve hürmetle hizmet ediyordu. Müslümanlar birer birer çoğalmaya başlayınca müşriklerde babasına ve bütün Müslümanlara işkence etmeye karar verdiler. Bunu duyan Zeynep (r.a) çok üzülüyordu. Fakat gün geçtikçe inananlar çoğalıyordu. Mekke müşrikleri de şiddet kullanmaya başlamışlardı. Allah Teâlâ, Müslümanları o zalimlerin elinden kurtarmak için hicrete izin verdi. Sevgili babası, annesi, kardeşleri birlikte hicret ettiler. Zeynep ( r.a) ise Mekke'de yalnız kaldı. Kocası Medine'ye gitmesine izin vermedi.
Zeynep'e (r.a) bu ayrılık çok dokundu. Müşrik birisiyle evli olmasına çok üzülüyordu. Fakat sabırdan başka çaresi de yoktu. Zira hayat bir imtihandı. Bu sıkıntılardan ancak sabırla kurtulacağına inanıyordu. Allah, her şeye kadirdi. Her şeyi görüyor ve biliyordu. O'na tevekkül etti. O'na dua ve niyazda bulundu. Sabretti, sebat etti ve neticeye erdi.
Hicretten bir sene sonra idi. Mekkeli müşrikler Medine'de toplanan Müslümanlara savaş ilân etti. Kuvvetli bir ordu ile Bedir'e geldi. Müslümanlar sayı ve teçhizat bakımından çok az ve zayıftı. Ama Allah Teâlâ'nın yardımının kendileriyle olduğuna inanıyorlardı. Bu imanla meydana atıldılar. Büyük kahramanlıklar sergilediler. Allah Teâlâ, görünmeyen ordularıyla Müslümanlara yardım etti ve zaferi elde ettiler. Müşriklerin kimisi kaçtı, kimisi esir alındı. Rasulullah ( s.a.v) Efendimiz'in damadı Ebû'l-As da (r.a) esirler arasında idi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v) savaştan sonra ashabını toplayıp esirler hakkında istişarede bulundu. Sonra vahiy geldi, esirler fidye karşılığı serbest bırakılacaktı. Ebû'l-As Mekke'de hanımı Zeynep'e haber gönderdi. O da bir miktar para ile annesinin hediye ettiği gerdanlığı, kolyeyi gönderdi. Bunlar Ebû'l-As'ın fidyesi olarak Resulü Ekrem Efendimiz'in (s.a.v) eline verildiğinde çok duygulandı. Mahzun oldu. Ashâbına: "Eğer uygun görürseniz bunu geri verelim. Bu Hatice'nin hatırasıdır." buyurdu.
Ebû'l-As'a (r.a) gerdanlık ve para geri verildi. Yalnız Mekke'ye vardığında Zeynep'i (r.a) Medine'ye göndermek üzere söz alındı. Zira yeni gelen bir vahiyle: "Müslüman hanım, müşrik erkeğe haram kılınmıştı." (Mümtehime Sûresi: 10) O da söz verdi ve sözünde durdu. Mekke'ye varınca çok sevdiği Zeynep'ini Medine'ye uğurladı.
Zeynep (r.a), eşyalarını toparlayıp hazırlığını tamamlayınca anneciğinin kabrini ziyaret etti. Kızı Ümame ile birlikte kabrin başına vardı. Gözyaşları içinde, hıçkırıklara boğularak, Kur'an okuyup dualar ederek can anneciğine veda etti. Sonra eve döndü. Müslüman olmuş komşu hanımlarıyla da helalleşti. Gündüz gözüyle teyze oğlu Kinâne onu Mekke dışına çıkarıp Medine'den gelen Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) evlatlığı Zeyd'e(r.a.) teslim edecekti.
Eşyaları deveye yüklendi. Önce Zeynep (r.a) bindi deveye sonra da kızı Ümame'yi (r.a) aldı yanına. Kinane devenin yularını tuttu ve hareket ettiler. Zeynep (r.a) tekrar kocasına baktı. O da ona bakıyordu. Her ikisi de ağlıyordu. Gözyaşları iplik iplik akıyordu.
Zeynep(r.a), Medine'ye babası ve kız kardeşlerinin yanına gidiyordu. Hamile olduğu halde kocasının yanında kalmamıştı. Biri karnında biri de kucağında olduğu halde Medine'ye gidiyordu. Kocası da onun bu haline çok üzülmüştü. Hatta ayrılığına dayanamadığı için kardeşi Kinane ile göndermiş ve: "Babana söz vermiş olmasaydım göndermezdim Zeynebim" diye oturup ağlamıştır.
Kimse bir şey demez zannıyla güpegündüz çıkmışlardı yola. Fakat azılı müşrikler haberi duyunca peşlerine düşmüş ve onlara Zîtuva mevkiinde yetişmişlerdi. Habber ibni Esved adındaki azgın müşrik bütün kiniyle, öfkesiyle ve var gücüyle deveye saldırdı. Deveyi ürküttüler. Havdecin bağlarını kesip yere düşürdüler. Zeynep ( r.a) ve kızı da yere yıkıldılar.Kinane, saldırganlarla çarpışmaya başladı. Zeynep'i (r.a) yara bere içerisinde görünce yüreği dayanamadı ve saldırganlara: "Yaklaşmayın! Kalbinize oku saplarım." diye tehdit ederek onları korumağa çalıştı.
Kinane, keskin nişancı ve usta ok atıcısıydı. Onlara: "Yaklaşmayın, hiç acımam, kalbinize oku saplarım" dedi. Onlar da: "Seninle bir alışverişimiz yok Kinâne. Sadece Zeynep'i götüremezsin." dediler. Ebû Süfyan (r.a), araya girdi ve onu ikna etmeye çalıştı. Ona şunları söyledi:
"Kinane!.. Halkın gözü önünde güpegündüz yola çıkmanız doğru bir hareket değil. Sen Muhammed'in başımıza getirdiklerini biliyorsun. Onun kızını böyle açıktan alıp götürmen bizim aczimize delil olacaktır. Bu işi sen geceleyin hallet. Şimdi Mekke'ye götür. Halkın itirazı kesildikten sonra gizlice al ve götür." dedi.
Kinâne tamam dedi ve yara-bere içerisinde kalan Hz Zeynep'i Mekke'ye götürdü. Atike halanın titiz bir şekilde bakımıyla birkaç gün içerisinde kendine gelen Hz Zeynep'i tekrar geceleyin gizlice Mekke'den çıkarttılar. Kendilerini bekleyen Zeyd (r.a.) ve arkadaşlarına teslim ettiler.
Zeynep (r.a) hevdecin içinde giderken, bir yandan başına gelenleri düşünüyor bir yandan da kocasının hidayeti için sürekli dua ediyordu. Ebû'l-Âs (r.a) ile 16 yıl beraber yaşamışlardı. Ondan en küçük sert, kaba bir hareket görmemişti. Kendisine bir defa olsun bağırıp çağırmamıştı. Birbirlerini çok iyi anlamışlardı. Aralarında sevgi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Elbette onun hidayeti için duâ edecekti.
Bu küçük kafile, zor ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye ulaştı. Hz Zeynep babasına ve kardeşlerine kavuşmanın sevinciyle bütün ağrı ve sızılarını unutuverdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz de (s.a.v) damadının bu davranışını takdirle karşıladı ve: "Bana doğruyu söyledi. Söz verdi ve sözünü yerine getirdi." buyurarak onu taltif etti.
Hz. Zeynep (r.a) Medine'de huzur ve seâdete kavuştu. Kocası Ebû'l-Âs ise sıkıntı içerisindeydi. Kendisini ticârî seyahatlere vermişti. Hicretin 6. yılında ticaret kervanıyla Şam'dan dönerken Medine civarında Îs mevkiinde baskına uğradı. Kervanın etrafı sarıldı. Kervancıbaşı Ebû'l-Âs olduğu görülünce seriyye komutanı tarafından kimsenin öldürülmemesi istendi. Canlarını emniyette gören kervandakiler de karşılık vermeden, çarpışmadan teslim oldu. Kervan Medine'ye götürüldü. Şehre girince Ebû'l-Âs bir yolunu buldu, ortadan kaybolup kaçtı ve Zeynep'in (r.a) kapısına vardı. Ondan eman diledi. Sabah namazı vakti idi. Zeynep ( r.a) hemen mescide koştu ve yüksek sesle kendini tanıtıp Ebû'l-Âs'ın kendi emanında olduğunu duyurdu. Sevgili Peygamberimiz de: "Zeynep'in eman verdiğine biz de eman verdik." buyurdu.
Hz. Zeynep (r.a), babacığı Fahr-i Kâinat Efendimiz'e (s.a.v) geldi. "Ne yapmalıyım?" diye sordu. Efendimiz de (s.a.v): "Kızım, ona ikramda bulun. Fakat uzak dur. Çünkü birbirinize helâl değilsiniz." buyurdu. Zeynep (r.a) hızla evine vardı. Ebû'l-Âs kapının önünde hâlâ ayaktaydı. İçeri buyur edip yemek hazırladı ve kızı ile birlikte yemek üzere önlerine koydu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v), alınan ganimet ve esirler konusunda ashabıyla istişare yaptı ve onlara: "Uygun görürseniz, Ebû'l-Âs'ın bütün mallarını ve arkadaşlarını geri veriniz!" buyurdu. Zira Ebû'l-Âs'ın (r.a) gönlü artık İslâm'a açılmıştı. Onun mahcub bir vaziyette huzura gelişi ve gözlerindeki ifade bunu hissettirmişti. Bütün malları ve adamları geri verildi. Bu hadise Ebû'l-Âs'a (r.a) çok tesir etti. Oracıkta müslüman olmağa karar verdi. Fakat ilân edemedi. Emanetleri sahiblerine verip öyle ilân etmeliydi. Derhal Mekke'ye doğru yola koyuldu.Gönlü Medine'de kaldı.
Kervanı karşılamaya gelenleri toplayan Ebû'l-Âs (r.a) bütün malları sahiplerine dağıttı. Sonra:
- Bende herhangi bir alacağı olan kaldı mı, diye üç defa sordu. Her seferinde:
- Hayır, yoktur, cevabını aldı. Daha sonra:
- Beni nasıl bilirsiniz, diye sordu. Onlar da:
- Doğru, dürüst ve güvenilir biliriz, diye cevap verdiler. Tekrar:
- Benden yalan bir söz işittiniz mi, dedi. Onlar da:
- Hayır, işitmedik, dediler. Bunun üzerine:
- Vallahi yanınıza gelmeden önce müslüman olmaya karar vermiştim. Ancak "Mallarımıza konmak için din değiştirdi!" demeyesiniz diye ilân edemedim. Ben şehâdet ederim ki; Allah'tan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed ( s.a.v) de O'nun kulu ve Resulüdür." diyerek kelime-i şehadet getirdi.
Müşriklerin şaşkın bakışları arasında evine gidip eşyalarını aldı ve Medine'ye doğru yola çıktı. Gece gündüz dinlenmeden devesini sürdü. Sevgililere kavuşmak üzere yol aldı. Nihayet Medine'ye ulaşınca doğru Mescid-i Nebi'ye gitti. Rasûlullah Efendimiz'in (s.a.v) huzuruna vardı ve kelime-i şehadet getirdi. Oradan Efendimiz'in izniyle Sevgili Zeynep'ine ve kızı Ümâme'ye kavuştu. Efendimiz (s.a.v), nikahlarını tazeledi. Böylece üzüntüler, sıkıntılar tekrar sevince ve mutluluğa dönüştü.
Hz. Zeyneb (r.a) muradına ermişti. Kocası hidayete gelmişti. Fakat bu sevinç çok kısa sürmüştü. Aradan bir sene geçmişti. Zeynep (r.a) hastalanıp yatağa düştü. Hicret esnasında bir hayli yıpranmıştı. Bu hastalıktan kurtulamadı. Hicretin sekizinci senesinde 30 yaşlarında iken Hak'kın rahmetine kavuştu.
Sevgili annelerimizden Hz. Sevde (r.a) ile Ümmü Seleme (r.a) ve diğer hanım sahabîlerden Hz. Ümmü Eyman (r.a) ile Ümmü Atıyye (r.a) Hz. Zeynep'in 8r.a) evine gittiler. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) onlara:
- Onu yıkamaya sağ tarafından ve abdest azalarından başlayınız. Tek sayıda üç-beş-yedi kere, hatta gerekli görürseniz bundan fazla yıkayınız? Sonunda suya kâfur yahut kâfurdan biraz koku koyunuz. Yıkama işini bitirince bana bildiriniz, buyurdu.
Yıkama işi tamam olunca Efendimiz (s.a.v) gömleğini gönderdi ve: "Bunu ona iç gömleği yapınız." buyurdu. Sonra cenaze namazını kıldırdı. Kabrin başına geldi ve kazılan kabre hüzünle baktı. Düşünceli ve üzgün bir vaziyette kabre indi. Biraz bekledi ve dua etti. Sonra sevinç içerisinde dışarı çıktı. Oradakilere şu müjdeyi verdi:
"Zeynep'in zayıflığını düşünüp Allah Teâlâ'dan onun kabrini genişletip sıkıntısını gidermesini diledim. Allah, duamı kabul buyurdu ve kabrini genişletip sıkıntısını giderdi." buyurdu.
Hz. Zeynep (r.a) dini, imanı uğruna çok çileler çekti. Sabırla, sebatla bu sıkıntılara direndi. Müşrik kocasına karşı nezaket, edep, sevgi ve saygıyla hizmet etti. Onun gönlünü bu şekilde fethetti. İslâm'a kavuşmasına vesile oldu.
Sevgi en büyük bağdı. İnsanları birbirine yaklaştıran, birbirine hizmet ettiren en kuvvetli nesne manevî bir güç... Huzura kavuşturan, mutluluğa erdiren bir tılsım...
İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v) torunu Ümâme'yi çok severdi. Bir keresinde namaz kılıyordu. Ümâme de (r.a) omuzlarında idi. Rükuya vardığında onu yere koyuyor. Secdeden kalkarken yine omuzlarına alıyordu. Bir gün bir gerdanlık hediye olarak gelmişti. Onu aile halkı içinden bana en sevgili olana vereceğim, dedi. Sonra Ümâme'yi (r.a) çağırıp boynuna taktı.
Cenabı-ı Hak bizlere o sevgili aile halkının birer ferdi olabilmeyi ve şefaatlerine erişebilmeyi nasip eylesin. Âmin.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




