13 Aralık 2010
İslamiyet, doğuşundan itibaren dönem dönem hızları değişse de etki alanını genişletmeyi hep devam ettirmiştir. Bu ilerlemede; dönemler, devletler, siyasetler, kültürler, kişiler etkili olmuş; İslamiyet’in genişlemesine katkı sağlamıştır. Ancak İslâm dininin, doğuşundan kısa bir süre sonra geniş coğrafyalara yayılmasının ana etkenlerinden biri -belki de birincisi- bu dinin bünyesi içinde barınıp gelişen tasavvuf cereyanı olmuştur.[1] Tasavvufun bu etkisi, yalnızca yerli araştırmacıların değil yabancı araştırmacıların da dikkatini celbetmiştir. Doğu Bilimci Louis Massignon: “Dîn-i İslâm’ın beyne’l-milel ve âlemşümûl bir din olması sûfiyye sayesindedir. Sûfîler bilâd-ı gayr-ı müslimeyi irşad-ı inâm için dolaştıklarından Dîn-i İslâm beyne’l-milel olmuştur. (...) Dîn-i İslâm’ın âlemşümûl olması da sûfiyye sâyesinde olmuştur. Zirâ bütün insanlar için tabîî ve aklî bir tevhîd olan ‘Hanîfiyye’nin müessiriyet-i ma’neviyye ve ahlâkiyyesini en birinci olarak sûfîler anlamışdır.”[2] Massignon, İslamiyet’in yayılıp, ırk ve statü gözetmeksizin her kesime ulaşmasındaki en önemli etkenin “Sufiyye” yani Tasavvuf olduğunu söylemiştir. Bununla beraber tevhit inancına sahip olanlar arasında maneviyat ve ahlakın etkililiğini en iyi onlar anlamıştır, demiştir.
Türkler, Anadolu'ya çok kalabalık ve dağınık kitleler halinde gelmişlerdir. Bu kalabalık Türk toplulukları Anadolu’ya geldiklerinde tam bir birlik içerisinde değildi. Bu dağınık kitleler arasında birliği sağlamakta en önemli unsurun din olduğu ve bu din birliğinin de o dönemdeki dervişler ve tarikatlar sayesinde sağlandığını tarihi belgeler yazmaktadır.[3] Osmanlı’nın kuruluşundan evvel Anadolu’ya yerleşmiş olan tarikatların, şeyh ve dervişlerin halkın huzuruna katkısı ve İslamiyet içerisindeki yeri müşahede edildikçe tasavvuf gerek halk gerekse idareciler tarafından büyük hüsnü kabul görmüştür. Devlet ricalinin şahsi ve devlet işlerinde göstermiş oldukları davranışlar bizi şu sonuca götürmektedir: Hayatını İslam ile sürdürme, maneviyat; dünya yaşantısını dengeye koyan gizli bir hazinedir; bu dünyada gerçek adalet ancak İslam ile olur. Nitekim devletin şeriat hukuku ile idare edilmesi bunun en açık kanıtlarındandır.
Osmanlı, kuruluşundan itibaren tarikat ile bağlarını hiç koparmamıştır. Kuruluş döneminde tarikat erbabının gazilerle birlikte fetihlere katıldıkları, fetih sonrasında ise dağ ve bayırlardan açtıkları toprakları imar ettikleri bilinmektedir.
Osmanlı sultanlarının çoğu bir şeyhe intisap etmiştir. Devlet adamlarının neredeyse tamamı tasavvuf ve tarikat erbabı ile iç içe olmuştur.[4] Bu ilişkileri ilk Osmanlı sultanı Osman Bey’den itibaren gözlemlemek mümkündür. Osman Gazi’nin, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında devletle ilgili kararlarda önce Şeyh Edebali’ye danışması kaynaklarda geçer. Osman Gazi’nin, Şeyh Edebali’nin dergâhına misafir olduğu bir gün gördüğü rüya ve şeyhinin bu rüyadaki müjdeleri aşikâr etmesi meşhurdur. Şeyh Edebali rüyayı şöyle yorumlar: “Hak Teâlâ, sana ve senin soyundan gelenlere hükümranlık verdi.” Şeyh Edebali, Osman Gazi’nin gördüğü rüyanın, kızı ile evlenmesine de işaret ettiğini söyler. Şeyh Edebali’nin kızı Malhun Hatun (Bala Hatun)’la Osman Gazi evlenir. Aradan geçen zamanda Osman Gazi’nin rüyası ayniyle vaki olmuştur.
Orhan Gazi, Bursa fethine katılan Abdal Musa, Geyikli Baba ve Abdal Murad gibi sufilere Uludağ yamaçlarında birer zaviye yaptırıp vakıflarını tanzim ettirmiştir. Sultan I. Murad'ın Bursa'ya yerleşen Postinpuş Baba'ya Yenişehir kasabasında bir zaviye kurdurduğu, Dimetoka'ya (Bugün Yunanistan Sınırları içindedir) fethettikten sonra da burada ilk inşa edilen sosyal ve dini kurumun Abdal Cüneyd Zaviyesi olduğu bilinmektedir.Yıldırım Bayezid'in de Kazeruniyye Tarikatı mensupları için Bursa'da bir zaviye (Ebȗ İshak Zaviyesi) inşa ettirdiği kaydedilmektedir. Zamanla eskiyen bu zaviye daha sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından 1479'da tamir ettirilmiştir.Tarihçi Neşrȋ’nin, “Onca azametine rağmen bir derviş görse ona tevazu ve meskenet gösterirdi." diye tasvir ettiği Fatih Sultan Mehmed'in de tasavvuf erbabıyla yakın ilişkileri bilinmektedir. Nitekim o, pek çok şeyhe faaliyetleri için beratlar verip, onları bir kısım vergiden muaf tutmuştur. Ayrıca İstanbul'un fethi sırasında önemli yardımlarını gördüğü Akşemseddin için fetihten sonra cami ve tekke inşa ettirmek istemiş, ancak Akşemseddin'in İstanbul’da kalmak istememesi üzerine yaptırmamıştır. II. Bayezid ise "sofu", "veli" diye tanınmıştır. Kaynaklarda muhtelif tarikat şeyhleriyle yakın ilişkisinden söz edilen bu padişah da Bayramiyye'den Şeyh Muhyiddin Yavsi adına İstanbul'da bir tekke yaptırmış ve bazı yakın köyleri bu tekkeye vakfettmiştir. Haşin karakterli olarak bilinen Kanuni'nin babası Yavuz Sultan Selim'in bile, din adamları ve tasavvuf ehline karşı hürmetkâr davrandığı dönemin güvenilir kaynaklarında örneklerle ifade edilmektedir. Kısa süren saltanatı esnasında seferden sefere koşan Yavuz, Mısır seferi sırasında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin kabrini ortaya çıkarıp çevresiyle birlikte imar ettirmiş, Mısır'a girdiğinde orada bulunan Halveti şeyhi İbrahim Gülşeni'ye zaviye kurması için yer tahsis etmiştir.[5] Kendisinin de Mevlevi olduğu bilinen III. Selim, Konya Mevlânâ dergâhına, İstanbul’daki Mevlevîhanelere ve Mevlevîlere pek çok yardımda bulunmuştur. III. Selim, II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz ve II.
Abdülhamid gibi padişahların da tarikatlarla olan münasebetleri tarih kitaplarında çeşitli vesilelerle geçer.[6]
Bu ve buna benzer pek çok örneği tarihȋ ve tasavvufi kaynaklardan öğreniyoruz. Devlet ricali, tasavvuf ehlinin manevi desteğini almak istemiş, onların yanlarında bulunulmasını gerekli görmüştür. Öyle ki devletin kuruluşundan itibaren askerin maneviyatını yüksek tutmak ve morallerini takviye etmek maksadıyla sultanlar, tarikat şeyhlerini de sefere götürmüşlerdir. Şeyhler cihada teşvik maksadıyla askere nasihat ederler, seferin zaferle sonuçlanması için dua ederlerdi.
Osmanlı, yüzyıllar boyunca bir imparatorluk olarak kalmayı başarmıştır. Bir imparatorluk olarak kalabilmek, elbette, içinde pek çok etmeni barındırır. İyi yönetim, iyi eğitim, ekonomi, sosyal hayat vs. İşte tarikatlar, bu iç dinamiklerin şekillenmesinde, siyasi, askeri alanda (yazının içeriği ve hacminden dolaya bahsedilememişse de) gündelik hayatta ve eğitim alanında aktif rol oynamışlardır. Toplumda düzenleme ve denetleme mekanizması olarak çalışmışlardır. Osmanlı, son dönemlerine kadar her alanda tasavvuftan gıdalanmıştır. Duraklama döneminden itibaren devlet içinde başlayan bozulmalar, diğer alanlara da yansımıştır. Ancak başlangıcından bugüne tarikat içinde bozulmadan gelen, ehli sünnet kolları halen mevcuttur.
[1]YILMAZ, Necdet. Osmanlı’da Tasavvufi Hayat.
[2]M. Ali Aynî
[3]AŞKAR, Mustafa. Osmanlı Devletinde Âlim-Mutasavvıf Tipi Olarak; İlk Şeyhülislam Molla Fenari ve Tasavvuf Anlayışı.
[4]ŞAPOLYO, Enver Behnan. Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964.
[5] ÖNGÖREN; Reşat. Osmanlı Padişahları ve Tasavvuf
[6]GÖKTAŞ, Vahit.Tasavvuf Üzerine Yapılan Tezler XIII.
"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları Kalb-iselim.net 'e aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "




