Rabıta

Yazdır

Rabıta-ı Şerife

Aktif .

Mevlana Halid-i Bağdadȋ (k.s.) Mektubat‘ında:  “ Yazılı ve sözlü olarak onun kemaline ve vicdani heyete arız olanlar, 'fenay-ı etem' ve 'bekay-ı ekmel' derecelerine ulaşmış olduğuna şahadet edip, bütün müritlerin tek şahıs etrafında toplanmalarını işaret edince ve bu emri yerine getirmelerinde üsteleyince bu emre uyarak, kendilerinden başka hiç kimseye rabıtayı münasip görmediler. Hatta halifelerini ve bağlılarını bu hususta daima uyardılar ve onlara kendi nefislerine rabıta ettirmeyi yasakladılar.”

 

 

RABITA NEDİR?

 

Rabıta, Kuran-ı Kerim’de bazı ayeti kerimelerle insanlara tavsiye edilmiştir:

“Ey iman edenler! Allahtan korkun, sadıklarla beraber olun.”

“Sadıklarla beraber olun.” ayet-i kerimesinin tefsirindeki sadıklar, Allah Teâlâ’nın takva sahibi kulları, nefsini tezkiye etmiş, kalbi Allah Teâlâ’nın katında fenay-ı etem ve bekay-ı ekmel derecesine ulaşmış insanlar olarak nitelendirilir.

Her sadık olan kişiye rabıta yapılamaz. Rabıta yapılacak kişinin belli vasıfları olması gerekir.

Mevlana Halid-i Bağdadȋ (k.s.) rabıta yapılacak kişiyi tarif ederken;

“Şeyhinden yazılı ve sözlü (sadece yazılı kabul edilmiyor, etrafındaki insanlar tarafından da bilinmesi gerekiyor) icazet almış, kamil ve mükemmil kişi” diye işaret buyurmuştur....

Mevlana Halid-i Bağdadȋ (k.s.) hayatta iken pek çok halifesi vardı. Mevlana Halid (k.s.), bu halifelerden bazılarına rabıta yapılmasına izin vermemiştir. Nakşibendî hakikatine erenler, (Mektubat, 48) “ Vücudunda fena olmayan kimsenin rabıtası, salik için fena halini tem’in etmez. Hatta çoğu sefer onu tehlikelere sokar.” demişlerdir.

Mevlana Halid-i Bağdadȋ (k.s.) Mektubat‘ında şöyle devam eder:  “ Yazılı ve sözlü olarak onun kemaline ve vicdani heyete arız olanlar, 'fenay-ı etem' ve 'bekay-ı ekmel' derecelerine ulaşmış olduğuna şahadet edip, bütün müritlerin tek şahıs etrafında toplanmalarını işaret edince ve bu emri yerine getirmelerinde üsteleyince bu emre uyarak, kendilerinden başka hiç kimseye rabıtayı münasip görmediler. Hatta halifelerini ve bağlılarını bu hususta daima uyardılar ve onlara kendi nefislerine rabıta ettirmeyi yasakladılar.”

Tarif edilen şekilde fena ve beka mertebelerine ulaştıkları şahadetle sabit olmayan kişiler, her ne kadar zikir talimine memur ve mezun olsalar da kendilerine rabıta yapılmaz. Bu kesin yasağı çiğneyenler sonunda hüsrana uğrayanlardır.

Mevlana Halid-i Bağdadȋ (k.s.)'nin “Mektubat”ını okuduğumuzda görüyoruz ki yetiştirmiş olduğu 116 halifesi vardı ve onları irşat vazifesi ile dünyanın dört bir köşesine gönderdi. Onlara kendinize rabıta yaptırmayın diye sıkı sıkı tembih etti. Bunun nedenlerinden biri, rabıta yapılan insanın belli özelliklerinin olması gerekliliğidir.

Rabıta, Allah Teâlâ’dan gelen feyizlerin insanlara aktarılmasıdır. İnsan, eğer o dereceye ulaşmamışsa fayda yerine insanların zararına sebep olabilir.

Mevlana Halid (k.s.), ilk zamanlarda kendisine rabıta yaptırmamış; Abdullah Dehlevi (k.s.) Hazretleri’nin izniyle ve emirleriyle, şeyhinden icazet aldıktan sonra müritlerinin kendisine rabıta yapmasına izin vermiştir. Halifeliğinin ilk zamanlarında kendi şeyhine rabıta yaptırmış. Ne zaman ki Abdullah Dehlevi (k.s.) ona artık sana rabıta yapılabilir, demiş ve bunu emretmiş, o zaman kendisine rabıtaya izin vermiştir.

“Sadıklarla beraber olun.” ayeti kerimesinin şerhinde, sadıklarla beraber olmayı âlimler ikiye ayırmışlardır:

1. Cismani Beraberlik: Sadıkların meclislerine devam ederek onlardan ilim ve fazilet tahsil etmektir. İlimsiz bir şey olmaz. İnsan, istikamet üzere olmayı ilim öğrenerek elde eder. İlim ehlinin ibadet ve taati, cahilinkinden kat kat faziletlidir. Bundan dolayıdır ki Ashabı Kiram, Resulü Ekrem (s.a.v.) etrafında pervane olurlar, sürekli onunla birlikte olmaya gayret ederlerdi. Uzak yerlerde olanlar; fırsat buldukça, yol emniyeti temin edildikçe, Peygamber Efendimizi (s.a.v) ziyarete gelirlerdi. Hz Ömer (r.a.), arkadaşıyla nöbetleşip sırayla Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yanına gelirler ve o gün cereyan eden hadiseleri akşamları birbirlerine anlatırlardı.

2. Ruhani Beraberlik: Sadıkların gıyabında onların suret ve siretlerini hayalde tutmak, fikren ve ruhen onlar ile beraber olmak, onları düşünmek ve güzel halleri ile hâllenmektir.

Kim ki güzel insanlarla beraber olur, sohbetlerinde bulunursa, kendileri ne kadar günahkâr olursa olsun, sohbet ve duaların etkisiyle değişip tövbekâr olurlar. Günahkâr ve bidat ehli insanlarla olanlar ise kendileri iyi bile olsa onlardan etkilenip bozulabilirler...

Bir hadisi şerifte “İyi arkadaş yalnızlıktan, yalnızlık da kötü arkadaştan hayırlıdır. İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir; onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle beraber olan da demirci çırağı gibidir, onun isi ve pis kokusu da diğerine bulaşır.” Sadıklarla beraber olan insan onlardan pek çok şey alır.

Beraberlik çok önemlidir. Beraber olunan insanlarda zat olarak, sıfat olarak, hal olarak, fikir olarak ortaklık gerekiyor. Bunların hepsinde bir ortaklık olmazsa o insandan faydalanmak mümkün olmaz. İnsan öyle bir halde olacak ki mürşidiyle her halinde bir ortaklık meydana gelecek. Bunun da en iyi yolu muhabbettir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kişi sevdiği ile beraberdir.” diyor... Eğer bir insan birini seviyorsa onun yapmış olduğu her hareket hoşuna gidecek ve zamanla onun yaptığı şeyleri yapmaya başlayacaktır, böylelikle bir ortaklık doğacaktır. O insan da onun sıfatına bürünecek, onun halini telakki etmeye başlayacaktır.

Mesela rabıta yaparken insan kendi haline bakacak: Eğer rabıta halindeyken kendinde bir gelişme görmüyorsa ya da kötü halleri gözünün önüne geliyorsa o insan, “Benim halim gelişmekten uzaktır." diye düşünmeli ve halini düzeltmeye, günahlardan uzaklaşmaya gayret göstermelidir.

Rabıtanın en büyük faydası, sünnetleri yerine getirip günahlardan kaçmaktır. Rabıtada insana güzel şeyler tezahür ediyorsa bu hali kendisinden bilmeyecek “Bu benim şeyhimin lütfudur, ben daha iyi olayım diye bana güzel haller gösteriyor.” demelidir ve bu halleri artırmaya gayret etmelidir. Eğer bu haller insana şeyhinin huzurunda oluyorsa (yani rabıtanın pek çok şekilleri vardır, Şeyhinin uzağında yapılan rabıta vardır.) zaten o zaman direk karşısındadır. Şeyhinin kapısında bir dilenci gibi olmalıdır. Nasıl ki bir dilenci kapıya gider torbasını açar ve bekler, torbasına ne konulduysa razı olur; insan da böyle olmalıdır, şeyhinden ona gelecek feyzi beklemelidir.

Eğer insan uzaktaysa şeyhine rabıta yapmaya devam etmelidir. Çünkü Resulü Ekrem (s.a.v) zamanında Sahabe-i Kiram Efendilerimiz ona yakın ve uzaktayken de rabıta kurmaya devam ederlerdi.

Hz Ebubekir Sıddık (r.a.), Resulü Ekrem’in (s.a.v) gelerek “Ya Resulullah (s.a.v), her yerde gözümün önündesin. Sen yakındayken de, uzaktayken de sen gözümün önündesin. Hatta defi hacet yaparken de hayalin gözümün önüne geliyor.''diyor. Resulü Ekrem (s.a.v.) “Defi hacet yaparken düşünmemek gerekir.” diyor. Her an aklında olma hali iyidir, deyip tavsiye ediyor. Bu bize şeyhimiz uzaktayken de rabıta yapmamız konusunda bir kaynaktır.

İnsan şeyhinden uzaktayken onu düşünmeyle, hatırlamayla ve onunla ilgili hadiseleri hatırlamasıyla, her an şeyhiyle birlikte olmaya gayret etmelidir. Bu şekilde rabıtasını geliştirmeye gayret etmelidir ki tarikatta ilerlemesi mümkün olsun.

Rabıta kurulan şeye göre değişiklik arz eder; farklı olur. Bu da 3 türlüdür:

1. Tabii Düşünme (Rabıta): Kişinin ailesini, çoluk çocuğunu ve yakınlarını düşünmesi gibidir. İnsanın fıtratından gelen kaçınılması mümkün olmayan düşüncedir.

2. Süfli Düşünce (Rabıta): Kişinin kalbini kötü şeylere bağlaması ve düşünmesidir.

3. Ulvi Düşünce (Rabıta): Kişinin kalbinde Allah (c.c.), Resulullah (s.a.v.) ve Allah’ın seçkin kullarının sevgisi ve muhabbeti gibi güzel şeyleri düşünmesidir.

Ulvi değerlere yönelik rabıta müride zamanla Hakk’la beraberlik duygusunu getirir. Bu durum, Hz. Peygambere (s.a.v) karşı ashabından, tabiin, tebe-i tabiinden bazılarında olduğu gibi kişinin kendi arzu etmese de vazgeçemeyeceği bir kalp bağına dönüşür.

Zamanla  toplum bozulduğu ve kişilerin kalpleri gereksiz şeylerle meşgul olduğu için tarikat ehli bunun yerine müritlerin kalplerini Cenab-ı Hakk’a bağlamak maksadıyla kamil şeyhlere rabıtayı benimsemişlerdir.

Kuran-ı Kerim’de “Yemin olsun ki derinliklere dalıp şiddetle çıkanlara, kolaycacık çekenlere, ilahi emre imtisal için yüzüp gidenlere, hak yolunda koşup yarışanlara ve kendisine verilen işi güzelce yerine getirenlere (melek ve benzerleri) ki ey insanlar! Muhakkak öldükten sonra Rabbinizin huzuruna çıkarılacak ve hesap vereceksiniz '' buyrulmuştur.

Bu ayeti kerimede Allah Teâlâ, melekler ve insanlar üzerine yemin ediyor. Bu yemin; bazı işler için görevlendirdiği yaratıkların, varlıkların, Cenabı Hakk katında kıymet ve şerefine, kullar üzerindeki etki ve menfaatine işaret içindir.

Derinliklere dalıp şiddetle çıkanlara yemin ediliyor: Burada anlatılan insanın manevi halidir. Allah Teâlâ’nın yolunda insanların yaptığı taatlara göre halleri vardır.

Hakk yolunda yarışanlara yemin ediliyor: Bunlar, Allah Teâlâ’ya gitme yolunda yarışanlardır.

Kendisine verilen işi güzelce yapanlara yemin ediliyor: Allah Teâlâ her işi yapmaya kadirdir ama bazı işlerin yapılması için sebeplere ihtiyaç vardır. Her şeyin bir sebebi vardır. Yağmurun yağması, rüzgârın esmesi gibi olaylara Allah Teâlâ sebepler koymuştur; bunları yapan melekler ve bunlara yardımcı olan insanlar vardır. Bu insanlar ölmüş de olabilirler, hayatta da olabilirler.

Ölmüş insanların insanlara faydası güneş gibidir. Güneşin önüne bulut geldiği zaman güneşin sıcaklığı azalır. Bulut olmadığında etkisi daha fazladır. Ruh bedenden ayrıldığı zaman kızgın güneş gibidir, insanlara daha çok faydası vardır.

Melek ve benzerlerine yemin ediliyor: Allah Teâlâ bazı seçilmiş kişilere ve meleklere manevi yetkiler verir.

Melek kuvvet demektir. Her bir yağmur damlasını yeryüzüne indiren bir melek vardır. Yerçekimine göre yağmurun yere hızlanarak inmesi gerekir. Bununla ilgili bir hesaplama vardır; bir damla yere düşerken yeri delecek bir güce sahip olur. Fakat yağmur taneleri çok yumuşak olarak yere iniyor, bunun sebebi her yağmur ve kar tanesini bir meleğin indirmesidir. Pek çok vasıfları olan melekler vardır. Aynı şekilde böyle insanlar da vardır. Ve tabiat olaylarının olmasına vesile olurlar. Allah Teâlâ, onlar üzerine yemin ediyor. Bu insanlar, Allah Teâlâ’nın sadık dediği kullardır, manevi olarak yardımda bulunurlar.

Müfessir Allame Abidin (r.a.) tefsirinde buradaki yeminler için der ki;

“ Her şeyi yaratan Allah Teâlâ’dır. Allah’ı sever gibi sevmek ayrıdır, Allah için sevmek ayrıdır.” Rabıtada insanların şirk korkusuna düşmeleri; neden Allah Teâlâ’ya değil de, bir insana rabıta kuruyoruz, demeleri bu sebeptendir. İnsan Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için pek çok şey yapabilir, rabıta da bunlardan biridir.

Peygamber Efendimize (s.a.v)  Cebrail (a.s.) bir bedevi kılığında geliyor ve “Ya Resulullah (s.a.v.) islam nedir?” diye soruyor. Resulü Ekrem de (s.a.v.):

-        İslam; namaz kılmak, hacca gitmek, zekât vermek, oruç tutmak, kelime-i şahadet getirmektir, diyor. Cebrail (a.s.):

- Doğru söyledin ya Resulullah (s.a.v). iman nedir, diye soruyor. Resul-ü Ekrem (s.a.v):

- Allaha inanmak, peygamberlere inanmak, kitaplara inanmak, meleklere inanmak, ahiret gününe inanmak, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak, ahiret gününe inanmak, kaza ve kadere inanmaktır, diyor. Cebrail (a.s.) yine:

- Doğru söyledin ya Resulullah (s.a.v), diyor.

- Peki, ihsan nedir, diye soruyor. Resulullah (s.a.v.):

- Sen Allah Teâlâ’yı görmesen de görüyormuş gibi ibadet etmendir (davranmandır).

Bu hadisi şerif, ruhani beraberliği anlatıyor. Bu murakabenin en üst halidir. İnsanın ulaşabileceği en üst makamdır, en alt makam da insanın şeyhini düşünmesidir.

İnsan günlük yaptığı her şeyde yemek yerken, gezerken, otururken sanki şeyhi yanındaymış gibi hareket etmelidir. Yanındayken (şeyhinizin) nasıl hareket ediyorsanız, o yokken de o şekilde hareket etmelisiniz. İnsan bu hali kendinde meleke haline getirirse, sen Allahü Tealâ’yı görmesen de görüyormuş gibi ibadet etme hali gelişir.

Tarikatta yapılan her şey bir basamaktır. İlk önce şeyhi, sonra Resulullah (s.a.v.), sonra da Allahü Teâlâ murakabe edilir. Bunların hepsi kademe kademedir. Direkt üst kademeden başlamak mümkün değildir.

Hepimiz, Allah Teâlâ’nın bizi her an gördüğünü biliyoruz ama buna rağmen, haram işlemeye devam ediyoruz. Bunun nedeni, bildiğimizi aklımızın ve kalbimizin tam kabul edememesidir. Gerçek manada buna güç yetiremediğimizdendir.

İnsan bir yerde otururken kendi değil de şeyhi oturuyor diye düşünmeli, şeyhi yanındaymış gibi davranmalıdır. Böyle davranırsa pek çok günahtan hatadan korunmuş olur.

Görünür ya da görünmez günahlar vardır. Kalbimizden geçirdiğimiz kötü düşünceler görünmeyen günahlardır. İnsan sürekli şeyhini düşünürse bunlardan uzaklaşmış olur.

Gazneli Mahmut, Ebu Hasan-ı Harkani (k.s.) Hazretleri’nin yanına geliyor ve soruyor: “ Beyazıt-i Bistami (k.s.) nasıl bir zattır?” Beyazıd-i Bistami, Ebu Hasan Harkani’nin şeyhidir. Ebu Hasanı Harkani Hazretleri, 25 yıl onun kabrine gitmiş ve ondan feyiz almaya uğraşmıştır. 25 yılın sonunda feyiz alabilmiştir. ”Kabrinden nasıl faydalandın?” dediklerinde, “Onu gören imana gelirdi.” diyor.

Gazneli Mahmut: “Bu nasıl bir sözdür? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında yaşayıp da onu görüp imana gelmeyenler oldu da Beyazıt Bistami (k.s.)  görenler mi imana gelecekler?” diye soruyor. O da şöyle cevap veriyor: “Onlar Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.)  bakarken Abdullah’ın oğlu gözü ile baktılar, o yüzden imana gelmediler ama Allah’ın peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) gözüyle baksalardı hepsi imana gelirdi. Beyazıd-ı Bistami'ye (k.s.)  bakmak da böyledir. Bakan göz önemlidir.” Siz de karşınızdakine ne gözle bakıyorsanız o gözle görürüsünüz.

İnsan mürşide bakarken kalbindeki muhabbet önemlidir. Eğer insan şeyhine kalbi mutmain olarak, kalbinde kötü hiç bir şey olmadan bağlanıyorsa şeyhinden çok büyük bir feyiz alır. Eğer insanın kalbinde şeyhine karşı hoş olmayan bir takım düşünceler varsa tövbesini sıkça tekrarlamalıdır.

Onun ihvanına bakmalıdır; çünkü bir şeyhin müridi şeyhi gibidir. Birbirinize iyilikle muamele edeceksiniz ki şeyhinizle olan muhabbetiniz iyi olsun.

Şahı Nakşibendî (k.s.) ile Abdulhalık Gücdevani Hazretleri arasında beş kuşak vardır. Fakat Şahı Nakşibendî (k.s) maneviyatta ondan feyiz almış, onun sayesinde o makama ulaşmıştır.

Şah-ı Nakşibendî’nin (k.s.) şeyhi Emir Külal (k.s.) olmasına rağmen asıl onu maneviyatta yükselten Abdullahlık Gücdevani’dir (k.s.).

Ruhani beraberlik, cismani beraberlikten önemlidir. İslam âlimlerinden İmam-ı Azam, Ravzay-ı Mutahara'yı ziyaret ederken “Duyduğum zaman ancak senden hoş sözleri duyuyorum, baktığım zaman da ancak seni görüyorum.” demiştir.

Bir başka hadis-i şerifte ''Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki; gerçekten kullar içinde Allah’a en sevgili olanlar, Allah'ı kullarına sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihatle dolaşanlardır.” (Hindi Kenzu Ummal) buyrulmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte İbni Abbas (r.a) şunu anlatmıştır:

Bir adam Hz Peygambere (s.a.v)  gelerek ''Ey Allah'ın Resulü (a.s)! Allah’ın velileri kimlerdir?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v) ''Görüldükleri  zaman Allah Teâlâ’nın hatırlanıp zikrolunmasına sebep olan zatlardır.''buyurdu (İbni Kesir Tefsiri).

Yukarıda zikrettiğimiz görüşler, sadece mutasavvıfların görüşü değildir. Bu açıklamalar pek çok müfessir, fakih, muhaddisin kitaplarında bulunmaktadır ve bu eserlerde rabıtanın dindeki yerine, kalpteki tesirine ve terbiyedeki yerine işaret etmişlerdir.