Tefekkürün Önemi

Yazdır

Tefekkürün Önemi

Aktif .

"Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, temiz akıl sahipleri için elbette deliller vardır. Onlar, ayakta iken, Otururken, yanları üstünde (yatar)ken Allah´ı anarlar ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabbi´miz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru. Ey Rabbi´miz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" (Âl-i imran. 190,191,192).

Tefekkürün Önemi


"Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, temiz akıl sahipleri için elbette deliller vardır. Onlar, ayakta iken, Otururken, yanları üstünde (yatar)ken Allah´ı anarlar ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabbi´miz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru. Ey Rabbi´miz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" (Âl-i imran. 190,191,192).

     Kur´ân-ı Kerim´in maksadı, kalpleri ve ruhları yaratıklarla meşgul olmaktan kurtarıp yaratıcıyı bilme deryasında gark olmaya götürmektir. Hükümleri izah ve batıl ehlinin şüphelerine cevap verme hususun
da epeyce söz edilince, Kur´ân, tevhit, ulûhiyet, Allah´ın Kibriya ve celâlini anlatan ayetleri zikrederek yeniden kalpleri nurlandırmaya yönelerek bu hususu zikretti.

       Ibn Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Aişe´ye. "Allah´ın Resulünden gördüğün en şaşırtıcı ve hayret verici şeyi bana söyle" dedim de, o hemen ağlamaya başlayıp, epeyce ağladıktan sonra, "O´nun hangi işi hayranlık ve hayret verici değildi ki! Meselâ O, benim sıram olan bir gece bana geldi ve yatağa girdi, hatta bana iyice sokuldu. Sonra bana, "Ey Aişe, bu gece Rabbi´me ibadet etmeme izin verir misin?" dedi. Ben de, "Ya Resulallah! Senin, Allah´a iyice yaklaşmanı ve isteğinin yerine gelmesini ben de arzu ederim. Sana müsaade ediyorum" dedim. Bunun üzerine o, odadaki su kabına gitti, ondan az bir su ile abdest alıp namaza durdu ve Kur´ân´dan bir parça okudu. Derken ağlamaya başladı. Sonra ellerini kaldırıp yine ağladı. Hatta gözyaşlarının yeri ıslattığım gördüm. Bilal, sabah namazı vaktinin girdiğini O´na haber vermek için geldiğinde O´nu ağlar buldu ve "Ya Resulallah, Cenabı Hak gelmiş-geçmiş bütün günahlarını affetmiş olduğu halde sen de mi ağlıyorsun?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Ey Bilal şükreden bir kul olmayayım mı?" dedi. Daha sonrada: "Allah, bu gece ayetini indirmiş olduğu halde, nasıl ağlamayayım" dedi ve "Bu ayeti okuyup da, bunun üzerinde düşünmeyen kimseye yazıklar olsun" diye ilâve etti." Yine Hz. Peygamber (s.a.s)´in: "Bu ayeti İki çenesi arasında telaffuz edip de, üzerinde düşün¬meyen kimseye yazıklar olsun" dediği rivayet edilmiştir. Hz. Ali (r.a)´nin, "Hz. Peygamber, gece namaza kalktığı zaman dişlerini misvaklar, sonra gökyüzüne bakarak, "Gerçekten gökler ile yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, temiz akıl sahipleri için elbette deliller vardır ." derdi" dediği rivayet edilmiştir.

    Hikâye edildiğine göre İsrail oğullarından bir adam, Cenabı Allah´a otuz yıl ibadet ettiği zaman, bir bulut ona devamlı gölge yapardı. Fakat onlardan bir genç bu kadar müddet Allah´a ibadet ettiği halde, onu böyle bir bulut gölgelememişti. Bunun üzerine annesi ona, "Belki de, bu müddet içerisinde senden bir ihmal sâdır olmuştur" deyince o genç, "Böyle bir şey hatırlamıyorum" dedi. Annesi, "Belki de gökyüzüne bakışlarının birinde bundan ibret almadın" deyince o, "Evet" dedi. Bunun üzerine Kadın: "İşte başına gelen bundandır" dedi.


     Allahu Teâlâ, bu ayeti Bakara suresinde zikrettiği gibi, burada da zikretmiş, Bakara suresinde "Akleden bir kavim için ayetler vardır" (Bakara. Is) buyruğu ile bu surede ise "Temiz akıl sahipleri için elbette ayetler vardır" ifadesi ile bitirmiştir. Hak Teâlâ, Bakara suresinde bu üç delilin yanı sıra toplamı sekize varan beş delil daha zikretmiştir. Burada ise şu üç delili zikretmekle yetinmiştir ki bunlar gökler, yer ve gece ile gündüzdür. Buna göre üç soru vardır:

Birinci soru: İki surede aynı ayeti aynı lâfızla tekrar etmenin faydası nedir?

İkinci soru: Allah Teâlâ, niçin bu surede üç delili zikretmekle yetinmiş, diğer beş delili getirmemiştir?

Üçüncü soru: Cenabı Hak, niçin orada, "akleden bir kavim için." buyurmuş, burada da "temiz akıl sahipleri için..." buyurmuştur.

     Kur´ân-ı Kerim´in sırlarını en iyi bilen Allah´tır. Fakat müfessir der ki: Basiret gözünün siyahı, gözün siyahı gibidir. Gözün siyahı, bir anda iki ayrı şeye bakamayıp, gözbebeği ancak tek şeye yöneldiğinde, o esnada onu başka bir şeye doğru da çevirmek imkânsız olduğu gibi, insan basiret gözünün gözbebeği olan aklını, akledilecek bir şeyi düşünmeye yönelttiğinde, o esnada o kimsenin, basiret gözünün gözbebeği olan aklını akledilebilecek başka bir şeye doğru da çevirmesi imkânsızdır. İşte buna göre akıl, akledilebilecek farklı şeylerle ne kadar meşgul olursa, o şeyleri kavramaktan mahrum oluşu o nispette çok olur. İşte bundan dolayı, Allah yoluna girmiş kimsenin, işin başında mutlaka delilleri çoğaltması gerekir. Fakat kalbi marifetullah nuru ile nurlandığında, o delillerle uğraşması, kalbinin marifetullaha gark olmasına âdeta bir perde olur. Binaenaleyh Allah yoluna giren insan, işin başında delillerin çoğaltılmasını ister.       Marifetullah nuru onun kalbine düştüğü zaman, delilleri azaltmadan yana olur. Öyle ki kalbinin Allah´tan başka bir şeyle uğraşmasından ötürü meydana gelen zulmetler (karanlıklar) yok olup gidince, orada marifetullah´ın nurları mükemmel olarak tecelli etmiş olur. İşte Cenabı Hak bu hususa,´ Haydi pabuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes Tuva vadisindesin"

     Sen bu prensibi iyice anladığın zaman, bil ki Cenâb-ı Hak, Bakara suresinde sekiz çeşit delil zikretmiş, bu surede ise onlardan sadece üçünü getirmiştir. Bu, şuna dikkat çekmek içindir: Arif, arif olduktan sonra medlulün (delillerin gösterdiği varlığın) bilgisine iyice dalmak için, delillere daha az iltifat etmesi gerekir. Binaenaleyh işte bu surede üç delilin zikredilip, diğerlerinin zikredilmemesini maksadı, biraz önce söylediğimiz hususa dikkat çekmektir. Sonra Cenâb-ı Hak bu ayette, semavi delilleri zikretmiş, arzı (yeryüzüne ait) olan diğer beş delili getirmemiştir. Zira semavî deliller daha güçlü, daha açık, onlardaki dikkat çekici durumlar daha çok ve kalbin o delillerden Allah´ın azamet ve kibriyasına geçişi daha kuvvetlidir. Hak Teâlâ, Bakara süresindeki ayetini, akleden bir topluluk için,,"; buradaki ayetini ise "temiz akıl sahipleri için..." ifadeleri ile bitirmiştir. Zira aklın bir zahirî, bir de lübbü (özü) vardır. İşin başında ona akıl denir. Hali mükemmelleştiğinde ona "lüb" denir. Bu da söylediğimiz hususu kuvvetlendirir. İşte kalbime doğan ve aklıma gelen manalar bunlardır. Allah, azim, kerîm ve hakîm olan kelâmı Kur´ân´ının sırlarını en iyi bilendir. [241]


Kulluğun Kemali


"Onlar, ayakta iken otururken, yanları üstünde (yatar)ken Allah´ı anarlar ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabb´imiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru. Ey Rabb´imiz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" (Âl-i İmran. 191-192).

Bil ki Allah Teâlâ, kudret ve hikmetinin delilleri olan şeyleri zikredince, bunun peşi sıra ubudiyet (kulluk) ile ilgili hususları zikretmiştir. Ubudiyet üç çeşittir. Kalb ile tasdik, dil ile ikrar, azalarla amel ve ibadet... Buna göre Cenâb-ı Hakkın,
"Allah´ı anarlar " buyruğu, dil ile yapılan kulluğa;
"ayakta iken, otururken, yanlan üstünde (yatar)ken" sözü azalarla yapılan kulluğa;                                                                                                                                     "gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" buyruğu da kalbin, fikrin ve ruhun kulluğuna bir işarettir. İnsan işte, ancak bunların toplamıdır. Dil, zikre; azalar şükre; kalb de tefekküre daldığında, işte bu şekilde olan kul, her şeyi ile ubudiyete gark olmuş olur. Bundan dolayı Önceki ayet, rubûbiyyetin kemaline, bu ayet ise ubudiyetin (kulluğun) kemaline delâlet etmektedir. Bu, ruhları mahlûkattan kurtarıp Halika doğru çekmesi; sırları aldanış yurdu dünyadan alıp, affedici hükümdara doğru nakletmede, ne güzel bir tertiptir. Biz deriz ki: Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Zikrin Çeşitleri

Müfessirlerin bu ayetle ilgili iki görüşü vardır:

1- İnsanın devamlı olarak Rabb´ini zikretmesidir. Çünkü insanın durumları bu üç şekilden ibarettir. Sonra Cenâb-ı Hak insanları bu üç durum ile tavsif edince, bu onların devamlı zikredip, kesinlikle ondan ayrılmamalarının gerektiğine bir delil olur.

2- Bu ayette bahsedilen zikirden murad, namazdır. Buna göre ayetin manası, "Onlar ayakta olarak, eğer buna güçleri yetmiyorsa oturarak, eğer buna da güçleri yetmiyorsa, yanları üstü yatarak namaz kılarlar" şeklindedir. Bu da, onlar hangi halde olurlarsa olsunlar namazı terk edemezler manasına gelir. Ayete birinci görüşe göre mana vermek daha evladır. Çünkü pek çok ayet, Allah´ı zikretmenin, hatırlayıp anmanın faziletini ifade etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): "Kim cennet bahçelerinde, serbestçe yiyip içmek isterse, Allah´ı çokça zikretsin" buyurmuştur.                                                          
   3-Bu zikirden murad, dil ile yapılan zikir olabileceği gibi, kalb ile yapılan zikir de olabilir. En mükemmel olan mana, her ikisi ile birlikte yapılan zikrin murad edilmiş olmasıdır.

   Yatan Hastanın Namazı
   İmam Şafi (r.h) "Hasta, yatarak namaz kıldığı zaman, bir yanına yatarak namaz kılması gerekir" demiş; Ebu Hanife (r.h) ise, "Aksine o sırtüstü yatarak namaz kılar. O, bir hafiflik hissettiğinde, oturarak kılar" demiştir. İmam Şâfî(r.h)´nin delili, bu ayetin zahirî manasıdır ki, Allah Teâlâ, yanları üstünde iken zikredenleri methetmiştir. Bu şekil daha uygundur.

   Burada tıbbî bir incelik vardır. O da şudur: Tıbbî konularda sabit olduğuna göre insan, sırtüstü yattığında bu, o kimsenin, en mükemmel derecede düşünmesine mânidir. Fakat yan üstü yatış, buna mâni olmaz. İşte bu ayette de düşünme ve tefekkür murat edilmektedir. Bir de yan üstü yatma, uykuya iyice dalmaya manidir. Binâenaleyh bu şekil daha evladır. Çünkü bu uyanık olmaya ve Allah´ı zikretmekle meşgul olmaya daha uygundur.

Allah´ın Zatını Değil Mahlûkatını Düşünebiliriz

    Allah Teâlâ, onların zikrettiğini bildirip, zikrinde ancak tefekkürle tamamlanacağı sabit olunca, bundan sonra "Ve göklerle yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler buyurmuştur. Bu ifade hakkında da birkaç mesele bulunmaktadır;

      Allah Teâlâ, insanları kendisini zikretmeye teşvik etmiştir. İş tefekküre dayanınca, Allah, zatını tefekküre değil göklerin ve yerin hallerini tefekküre teşvik etmiştir. Bu ayet doğrultusunda, Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Yaratılmışlar üzerinde tefekkür edin, fakat Yaratan üzerinde tefekkür etmeyin" buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: Yaratılmışlar ile yaratana istidlalin mümâselet vasfı üzere olması mümkün değildir, ancak muhalefet vasfı üzere olması mümkündür. (Yani mahlûkların özellikleri tespit edilip Allah´ın bu sıfatlardan münezzeh olduğu sonucu çıkarılır.) Bundan dolayı biz bu madde âleminin hadis (sonradan) oluşu ile, Yaratıcının kıdemine (ebedi ve ezeli oluşuna); madde âleminin kemiyet, keyfiyet ve şekilleri ile de yaratıcının kemiyet, keyfiyet ve şekilden beri olduğuna istidlal ederiz. Yine Hz. Peygamber (s.a.s)´in, "Kendini tanıyan, rabbini de tanır" hadisi, "Kendisinin sonradan olduğunu bilen, Rabb´inin kadim olduğunu; kendisinin "mümkün" bir varlık olduğunu anlayan, Rabb´inin vâcibu´l-vücud olduğunu ve kendisinin muhtaç olduğunu idrâk eden, Rabb´inin her şeyden müstağni olduğunu anlar" manasındadır.

Binaenaleyh, mahlukat hakkında tefekkürde bulunmak, işte bu bakımdan mümkündür. Fakat Cenâb-ı Hakk´ın zatı hakkında tefekkür etmek kesinlikle mümkün değildir. İşte bundan dolayı O´nun hakikati ancak selbî (olumsuz) sıfatlarla düşünülebilir. Bu sebeple "Allah, cevher, araz, mürekkep ve mükellef bir varlık değildir. O, bir cihette bulunmaz. O´nun husûsî zâtı bu olumsuz şeylerden başkadır. O´nun hususi zâtını bilmenin imkânı yoktur. Böylece akıl, bu noktada âdeta şaşar, dehşete ve hayrete düşer" deriz. Bu sebeple Hz. Peygamber {s.a.s), Allah hakkında tefekkür etmemizi yasaklamış, mahlûkat üzerinde tefekkür etmemizi emretmiştir. İşte bu incelikten ötürü, Allah Teâlâ, bu ayetlerde kendisini zikretmemizi emretmiş; tefekkürden bahsedince ise, kendisi hakkında değil, mahlukatı hakkında tefekkür etmeyi emretmiştir.


    Hususi hakikati ile kendisini bilmek mümkün olmayan bir varlığı, ancak eserleri ve fiilleri ile bilmek mümkün olur. Binaenaleyh onun fiilleri şerefli ve yüce olduğu zaman, aklın o failin mükemmelliğini bilişi de o nispette mükemmel olur. İşte bu sebepten ötürü, cahil bir insanın Kur´ân hakkındaki inancı büyüktür. Fakat onun inancı taklidi ve icmali bir imandır. Ama Cenâb-ı Hakk´ın her ayetindeki şaşırtıcı sırlara ve lâtif inceliklere muttali olan muhakkik bir müfessirin Kur´ân´ın büyüklüğü hakkındaki inancı daha mükemmeldir.


Tevhidin Afakî ve Enfüsî (Objektif ve Sübjektif) Delilleri

a) Afakî deliller, (insanın dışındaki deliller).

b) Enfüsî (insanın kendindeki) deliller.,.                                                                                                     Afaki delillerin, daha yüce ve daha büyük olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, "Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından elbette daha büyüktür´ (Mümin. 57) buyurmuştur. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak bu ayette göklerin ve yerin yaratılması hususunda tefekkürü emretmiştir. Çünkü onlardaki deliller daha dikkate değer ve daha büyüktür.         Biz nasıl böyle demeyelim; zira insan, şayet bir ağacın en küçük yaprağına baktığında, o yaprakta ortasında uzanan bir damar görür. Daha sonra o ana damardan, her iki tarafa doğru pek çok damarcıkların ayrıldığını ve onlardan da daha ince nice damarcıkların ayrıldığını görür. Öyle ki bunlardan gözün göremeyeceği incelikte diğer nice damarlar ayrılmaktadır. Bu durumda insan, Yaratıcı´nın bu yaprağı, böyle yaratmış olmasında yüce hikmetleri ve şaşırtıcı sırları bulunduğunu ve O´nun bu yaprakta, yerin derinliklerinden gıdasını çekebileceği bir kuvvet yarattığını, sonra bu gıdanın parçalarının, o yaprağın her damarında, Aziz ve Âlim Allah´ın takdiri ile eşit dağıldığını görür, anlar. İnsan, şayet o yaprağın nasıl yaratıldığını ve onun icadındaki ve ondaki gıda alma ve büyüme kuvvetlerinin ona verilişindeki tedbirin nasıl olduğunu anlamak istese, bundan aciz kalır.

     İnsan, aklının o küçük yaprağın nasıl yaratıldığını anlamaktan aciz olduğunu görünce, o yaprağı, içinde güneşin, ayın ve yıldızların yer aldığı göklere; keza içinde denizlerin, dağların, madenlerin, bitkilerin ve canlıların yer aldığı yeryüzüne kıyas ettiğinde, göklere ve yere nispetle bu yaprağın yok mesabesinde olduğunu anlar. Böylece de aklının bu küçücük şeyi bile anlamaktan aciz kaldığını gördüğünde, göklerin ve yerin yaratılışındaki hayranlık uyandıran ilahî hikmetlere tam manasıyla vakıf olmanın kendisi için mümkün olmadığını anlar. O, bu parlak aklî delil ile, aklının ve anlayışının bunu ihata edemeyeceğini anlayınca, Yaratıcı´nın, vasfedenlerin O´na verdikleri vasıflarının ve bilginlerin bilgilerinin O´nu kuşatmasından çok çok yüce ve büyük olduğunu itiraf eder. Hatta Allah´ın yarattığı her şeyde, O´nu bilmeye bir yol olmasa da, Allah´ın yüce hikmetlerinin ve büyük sırlarının olduğunu kabul eder. İşte bu noktada o insan, "Sübhâneke" "Ya Rabbi sen münezzeh ve yücesin" der. Bundan murad, insanın teşbih (sübhânallah), tehlil (lâilahe illallah), tahmid (elhamdülillah) ve ta´zim ile uğraşmasıdır.


     İbadetin En Mükemmeli Tefekkürle Yapılanıdır

    Daha sonra kul bu noktada dua ile de iştigal ederek, "Bizi ateşin azabından koru" der. Hz. Peygamber (s.a.s)´in:

   "Adamın birisi yatağında sırtüstü yatarken, başını gökyüzüne çevirip, yıldızlara ve göğe bakarak "Şahadet ederim ki senin bir Rabbin ve bir yaratıcın var. Allahım, beni bağışla" derse, Allah Teâlâ ona (rahmetle) nazar eder ve onu bağışlar" dediği rivayet edilmiştir. O, "Tefekkür gibi ibadet yoktur" demiştir. "Tefekkür, gafleti giderir ve suyun ekini yetiştirmesi gibi, kalbe Allah korkusunu çeker" denilmiştir.                                                                                          Hz. Peygamber (ş.a.s)´den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Benim, Hz. Yunus İbn Mettâ´dan üstün olduğumu söylemeyin. Çünkü onun için her gün, bütün yeryüzündeki insanların amelleri kadar (sevap göğe) yükseltilirdi." Âlimler bu amelin, marifetullah hususundaki tefekkür ameli olduğunu söylemişler, "Çünkü hiçbir kimse azaları ile bütün yeryüzündekiler kadar amel edemez" demişlerdir.


İmanda Tahkikin Önemi Taklidin Geçersizliği


Ayet, sıddîkların en yüce mertebesinin, Allah´ın zatının ve sıfatlarının delilleri üzerinde tefekkür etme mertebesi olduğuna, taklidin geçersiz nazar dikkate alınmayan ve kıymet verilmeyen bir şey olduğuna delâlet etmektedir.

Bil ki, Allah Teâlâ, zikrullaha ve tefekküre devamlı olan o salih kullarının beş çeşit dua ettiklerini hikâye etmiştir.

O Salih Kulların Duaları

Birinci çeşit: "Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru" buyruğudur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Ayette ”Ey Rabbimiz derler” manasına kullanıldığı gibi, Onlar ”ey Rabbimiz diyerek tefekkür ederler manasına kullanılmıştır.

Ayetteki "Sen, bunları boşuna yaratmadın" ifadesindeki "bunları" kelimesi, mahlukata işaret etmektedir ve "Sen, bu hayranlık veren mahlûkatı boşuna yaratmadın" demektir. Bu ifadedeki  "bunlar" kelimesi, bir çeşit saygıyı gösterir. Bu tıpkı "Gerçekten bu Kuran en doğru olana hidayet eder"  ayetinde olduğu gibidir.



Ayetin son kısmındaki duadan maksat, Allah´ın, kullarına nasıl dua edeceklerini öğretmesidir. Bu şu şekildedir: Dua etmek isteyen kimsenin, ayette de olduğu gibi, önce Allah Teâlâ´ya sena etmesi, daha sonra talebi zikretmesi gerekir.

Cenâb-ı Hakk´ın, "Bizi ateşin azabından koru "duasına gelince, bil ki, Allah Teâlâ bu ihlâs sahibi kullarının lisanlarının Zikrullâh´a; bedenlerinin Allah´a tâate ve kalplerinin de Allah´ın azametinin delillerini tefekküre dalmış olduğunu anlatınca, onların bu tâatlerin yanı sıra, Allah Teâlâ´dan kendilerini ateşin azabından kurtarmasını da zikretmiştir. Eğer Allah Teâlâ´nın onlara azâb etmesi yerinde ve uygun olmayacak olsaydı, bu duâ anlamsız olurdu

Cenâb-ı Allah´ın onlardan naklettiği şu duadır: "Ey Rabb´imfz, gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" Bu ifadeyle ilgili birkaç mana verilmiştir.
                                                                                                                                                        Onlar, Rablerinden, kendilerini cehennem azabından kurtarmasını istedikleri zaman, bunun peşi sıra, isteme makamı çok büyük olsun diye, bu ikâbın büyüklüğüne ve şahadetine delâlet eden şeyi, yani bu azabın hor ve hakir kılıcı, alçaltıcı bir azap olduğunu zikretmişlerdir. Çünkü Rabb´inden bir şeyi yapmasını veya yapmamasını isteyen kimse, bu istediği şeyin büyüklüğünü ve önemini (kuvvetini) açıkladığı zaman, onu bu duaya sevk eden şey daha mükemmel ve talebindeki ihlâsı daha yoğun olmuş olur. Dua ise, ancak ihlâs ile yapıldığı zaman müstecâb olup, kabule mazhar olur. İşte bu, Allah´ın, kullarına nasıl dua edeceklerini öğretmesidir.

Cenâb-ı Hakk´ın, "Ogün Allah, peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek.. ifadesi., mutlak manada  mü´minlerin hor ve hakîr olmayacaklarına delâlet etmektedir. Bu âyet ise (Ali imran. 192), cehenneme giren herkes için, bir hor ve hakirliğin bulunacağına delâlet etmektedir. Bu iki ayetin hükmüne göre, cehenneme girenlerden mü´min olanla kâfir olan arasında farklı bir durum bulunmaktadır, tabiri şu iki manaya muhtemeldir:

1- Hor ve hakir kılmak, helak etmek.

2- Utandırmak, küçük düşürmek. Meselâ bir kimse utandığında, bir kimse birisine, onu mahcup edecek ve utandıracak bir iş yaptığında da, "Başkası onu küçük düşürdü, utandırdı" denilir.

Hak Teâlâ´nın, "Gerçekten sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (Ali imran, 192) ifadesi, birkaç yerde tahsis edilmiş olan umumi bir ifadedir.

a) Hak Teâlâ´nın, "Sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere, mutlaka oraya uğrayacaktır. Bu, Rabb´inin kati olarak üzerine aldığı bir şeydir. Sonra takvaya erenleri kurtaracağız" (Meryem, 72-73) ayeti, her mü´minin cehenneme bir kere uğrayacağına, sevap ehlinin hor ve hakir kılınmaktan kurtarılacaklarına delâlet etmektedir.

b) Cehennemin bekçileri olan melekler, cehennemdedirler. Onlar da hor ve hakir edilmekten korunmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(O ateşin) üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır" (Tahrim, 6) buyurmuştur.

İslâm filozofları, bu ayet ile, ruhanî azabın, bedenî azaptan daha şiddetli ve kuvvetli olduğuna istid¬lal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü ayet, cehennem aza¬bından sonra hor ve hakir edilme ile tehdide delâlet etmektedir. Hor ve hakir edilme ise, utandırmaktan, küçük düşürmekten ibarettir. Bu utanma ise vicdanî bir azaptır. Şayet ruhanî azap cismanî ve maddî azaptan daha güçlü olmasaydı, cehennem ateşiyle azap gören kimseyi, hor ve hakir kılınma ile utandırılma ile tehdit etmek yerinde ve uygun olmazdı.


1- Kur´ân-ı Kerîm, zalimin, mutlak manada kâfir olduğuna delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir" (Bakara,) buyurmuştur. Bu manayı Cenâb-ı Hakk´ın, kâfirlerin şefaat ve yardımcılarının bulunmamasını kendilerine tahsis etmiş olmalarını nakletmesi de tekid etmektedir.

Çünkü kâfirler, "Artık bizim için ne bir şefaatçi vardır, ne de candan bir dost!..) demişlerdir.

2- Şefaat eden kimsenin de, ancak Allah´ın izni ile şefaat etmesi mümkün olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onun izni olmadıkça, katında şefaat edecek kimmiş?.." Bakara, 255) buyurmuştur. Durum böyle olunca, şefaat eden kimse, ancak kendisine izin verildikten sonra başkasına yardım edebilir. Kendisine izin verildiğinde de, gerçek manada O´nun şefaatinin bir manası kalmaz. Bu durumda da affın, ancak Allah Teâlâ tarafından olabileceği hususu ve o şefaatin hadd-i zâtında bir tesirinin olmadığı ve hükmün ancak Allah´a ait olduğu ortaya çıkmış olur.

    Cenâb-ı Hakk´ın ´Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur" ayeti, hükmün ancak Allah´a ait olduğunu ifade eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gözünüzü açın ki bütün hüküm O´nundur"(Enâm.62)ve "O gün emir, yalnız Allahındır" (infıtar. 19) buyurmuş¬tur. Bu açıklamaya göre, bu hükmü zâlimlere tahsis etmenin herhangi bir anlamı yoktur denilemez; zira biz bunun da bir manasının bulunduğunu söylüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hak bu dünyada mü´min ve muttaki olan kimselere, (âhirette) mükâfat elde edeceklerini ve cehennem azabından kurtulacaklarını va´ ad etmiştir. Kıyamet gününde mi´minlerin böyle bir delili vardır. Fasıklara gelince, onların böyle bir delili yoktur. Binaenaleyh, "yardımcıların bulunmaması.." hükmünü, mutlak anlamda onlara tahsis etmek doğru ve yerinde olur.

3- Bu ayet, umumî hüküm ifade etmektedir. Şefaatin bulunduğunu ifade eden nasslar ise, hususîdir. Hâs ise umûmî olandan önce gelir. Allah en iyi bilendir.